| Prof. Dr. A.Kadir ÇÜÇEN - DOĞRULUK KURAMLARI |
|
|
|
|
V. Oturum “Acaba doğru bilgiyi doğru kılan kriter veya ölçüt nedir?” problemi, epistemolojinin temel sorularından biridir. Bilgi hangi şartlar ve koşullar altında doğru olmaktadır? Bilgiyi değerli kılacak şey onun doğruluğu olduğuna göre, doğru olması için gereken kriterler nelerdir?
a. Doğru bilginin ölçütü uygunluktur.
a. Doğru Bilginin Ölçütü Uygunluktur Doğruluğu bire bir ilişki içinde, karşılıklı olma durumu olarak tanımlayan felsefî öğretiye göre, söylenen ile hakkında söylenilen şey arasında bir uygunluk ilişkisi olduğu varsayılır. Bu ilişkinin adı veya nasıl olduğu bir tartışma konusudur: Varsayılan ilişki bir tür uyguluk mu, özdeşlik mi, eşitlik mi, uyuşma mı, uzlaşım mı, yoksa tam uyguluk mudur?[3] İlişkinin adı ve türü üzerinde tartışmalar olmasına rağmen, ilişkinin oluşmasını sağlayan iki taraf vardır: varlık-düşünce, ruh-varlık, bilen -bilinen , özne -nesne , süje -obje, dil-dünya, bilgi -gerçeklik , yargı-şeyler, önerme -olgu, fikir-var olan, bilgi-varlık, zihin-dış dünya vb. Tüm bu ikili ilişkilerden hangisinin uygun olduğu filozoftan filozofa veya bir uygunluk kuramından diğerine göre değişmektedir. Fakat hepsinde ortak olan ölçüt şudur: Doğruluk, bir bilginin, yani bir önermenin doğruluğu hakkında konuşulan varlığa dayanarak gösterilir. Bir önerme (yargı, kanı, fikir, ifade, düşünce) ancak ve ancak hakkında iddiada bulunduğu varlığın durumuna uygun oluyorsa doğrudur. Bu tür doğruluk tanımı yapan kuramlara, uygunluk doğruluk kuramları adı verilir. Uygunluk doğruluk kuramı, felsefe tarihinde en çok kabul gören en eski kuramlardan biridir. İlk Çağ felsefesine kadar geri giden bu kuramın gerçek anlamda Aristoteles tarafından tanımlandığı varsayılır. Platon ve Aristoteles tarafından kabul edilen uygunluk doğruluk kuramına göre, bir önerme bir varlığın ya da bir şeyin bir özelliğini ifade ediyorsa doğrudur; eğer etmiyorsa ya da olmayan bir özelliğini ifade ediyorsa yanlıştır. Bir başka deyimle, önerme gerçekliğin bir durumunu ya evetler ya da değiller; evetleme ya da değilleme, gerçeklikle örtüşürse doğru , örtüşmese yanlış olur. Aristoteles Metafizik adlı eserinde uygunluk doğruluk kuramın şöyle tanımlar: “Olmayanın olduğunu söylemek ya da olanın olmadığını söylemek yanlış, olanın olduğunu ya da olmayanın olmadığını söylemek doğrudur.”[4] Skolastik felsefe uygunluk doğruluk kuramını şöyle formüle etmiştir: “Veritas est adaequatio rei et intellectus.” Kısaca, “Doğruluk, intellekt (zihin, ruh, düşünce) ve şeylerin (olgu veya nesnelerin) uygunluğudur.” Bu kurama göre, gerçekliğin doğru resmedilmesi hâlinde doğru bilgi elde ederiz. Yanlış resmetme ise yanlış bilgiyi verir.[5] Skolastik felsefenin Aristotelesçi düşünürü Thomas Aquinas uygunluk doğruluk kuramını kabul etmiş ve bu kuramın yaygılaşmasını sağlamıştır. Uygunluk doğruluk kuramı asıl varlığını ve meşruluğunu, diğer doğruluk kuramları gibi 20. yüzyılda geliştirmiştir. Özellikle mantıkçı pozitivistlerin bilgi kuramlarında kendini ortaya koyan uygunluk doğruluk kuramı, tüm eleştiri ve tartışmalara rağmen felsefedeki önemini devam ettirmiştir. Doğru bilgiyi doğru kılan uygunluk acaba neyin uygunluğudur? Düşüncenin ve gerçekliğin uygunluğudur. Düşünce bir önermeyi veya bir yargıyı ifade etmektedir. O hâlde, bir yargı veya önerme , gerçeklikle uyuşuyorsa ya da ifade ettiği bilgi , gerçekliğe tekabül ediyorsa, o bilgi doğrudur. Örneğin; “Bu sınıfta 20 öğrenci vardır.” önermesi ancak ve ancak bu sınıftaki öğrencilerin sayısının 20 olma durumunda doğrudur. Önerme ile gerçek; yani sınıftaki öğrencilerin sayısı ve bu sınıf üzerinde söylenmiş yargı birbirlerine uygunsa; yani ikisi de aynı şeyi ifade ediyorsa doğru, etmiyorsa yanlıştır. Uygunluk doğruluk kuramı en çok kabul edilen doğruluk kuramı olmasına rağmen, yine de eleştirilmiş ve eksikleri ortaya konulmuştur. İlk eleştiri noktası “Düşünme ile gerçeklik aynı cinsten iki varlık mıdır?” ki birbirlerine tekabül etsin, örtüşsün veya uygun olsun? İki farklı şey nasıl birbirine uygun olur? İkinci eleştiri noktası ise, biz bu uyuşmayı tam olarak bilemeyiz; çünkü uyuşmayı sağlayan şeyin ne olduğunu bilmiyoruz. Acaba uyuşmayı bir yüce varlık mı sağlıyor? Yoksa kendiliğinden olan bir şey midir? Bu sorulara ancak inanç yoluyla yanıt verebiliriz; bu ise bilgimizin doğruluğunu göstermez. Düşünceyle gerçekliğin uygunluğu ne anlama gelmektedir? Düşüncenin, gerçeği bilmesi nasıl olanaklıdır? Düşüncenin gerçeği doğru resmetmesi, gerçeğin tam resmini veremez; ancak düşüncenin ve duyu verilerinin kapsamı ve sınırları ölçüsünde resim algılanır. Gerçekliğin arka planındaki resimler hiçbir zaman fotoğrafın karesi içine girmez. Uygunluk ancak zihnin bilme yetileri çerçevesinde gerçekleşir. Uygunluk düşüncenin kendi bilme yetilerine uygunluğudur; gerçeğe uygunluğu değildir. Bu konu Kant ’ın fenomen-numen ayırımı göz önüne getirildiğinde daha da açık olur. Kant’a göre, bilen özne , ancak anlığın kategorileri ve olanaklı deneyin algıları eşliğinde fenomenleri bilebilir; olanaklı deney algıları dışında kalan numenleri bilemez. Bilen öznenin bildiği bilginin doğruluğu ise kendi bilme yetilerinin sonucu oluşturduğu yargıların fenomenlere uygunluğu ile sağlanır. b. Doğru Bilginin Ölçütü Tutarlılıktır Bir yargı ya da düşüncenin doğruluğu, o yargı veya düşüncenin gerçeklikle olan ilişkisi veya uygunluğuyla değil, bir bütün olarak verilen evren hakkındaki inançlarımızın genel yapısıyla belirlenebilir. Bu nedenle, yargı veya düşünceler, var olan evrendeki önermelerle olan ilişkisi sonucu doğru ve yanlış olursa, yani verili evrenin önermeleriyle tutarlı olursa doğru olur. Bu anlayışa ya da doğruluk kuramına, tutarlılık doğruluk kuramı denir. Tutarlıklık doğruluk kuramına göre, düşüncenin gerçeklikle uygunluğundan çok düşüncelerin kendi aralarındaki tutarlılığı doğruluğun ölçütüdür.[6] Bir önermenin doğruluğu sistemde daha önce kabul edilmiş doğru önermelerle çelişmemesine dayanmaktadır. Önermeler kendi içindeki uyumu, yeni bir önerme ile de göstermelidir. Eğer yeni önerme var olan önermelerle çelişiyorsa yanlıştır. Tutarlılık doğruluk ölçütüne göre, önermenin tek başına doğruluğu önemli değildir; bir bütün içinde diğerleriyle çelişmemesi gerekir. Su dolu kaba bir çubuk sokulduğunda, çubuk kırık gözükür. Deney çubuğun kırık olduğunu göstermektedir; fakat daha önceki bilgilerimiz bunun doğru olmadığını söylemektedir. Bu bilgilere ek olarak duyu organlarımızdan dokunma algısıyla yapılacak bir test de bunun yanlış olduğunu söyleyecektir. Elimizle dokunarak yaptığımız test ve düşünme yetimiz bize çubuğun kırık olmadığını söylemektedir. Bu iki test daha önceki bilgilerimizle tutarlıdır. O hâlde, gözümüzün doğru olarak gösterdiği bir bilgi , diğer bilgilerimizle çelişiyorsa; yani uyuşmuyorsa o bilgi doğru olamaz. Bu örnek bize şunu söylüyor: Bilgi, var olanlar tarafından yadsınmıyor, doğrulanıyorsa, doğrudur; aksi taktirde yanlıştır. Genelde bu kuramı, sistem kuran idealist, akılcı ve metafizikçi filozoflar kabul eder[7]; çünkü sistemci filozoflar için, sistemdeki tüm önermelerin bir arada çelişmeden tutarlı olmaları bir zorunluluktur. Tutarlılık kuramı, Leibniz , Spinoza , Hegel ve Bradley gibi metafizikçilerin oluşturdukları akılcı sistemlerin iç tutarlılığının bir sonucudur. İdealist ve akılcı metafizikçiler için, yargıların olgularla uyuşması doğruluğun gerçek anlamını vermez; çünkü yargılara karşılık gelecek gerçek diye göstereceğimiz olgular yoktur. Her olgu ait olduğu bağlamda, yani sistemin bir açılımı ya da görünümü olarak gerçeklilik kazanır. Bu nedenle, olgular, yani tüm var olanlar bir sistem içinde var olurlar; sistem içinde var olan her şey başka şeyleri içerir ya da başka şeyler her şeyi içerir. Bunun sonucu olarak, bir şey gerçekliğini ve doğruluğunu ancak ve ancak var olduğu sistemde gerçekleştirir. Bir düşüncenin veya yargının doğruluğu, içinde bulunduğu evrendeki tüm düşünce veya yargılarla bir arada bulunmasına, yani girdiği her türlü ilişkiye ve her nesneyi dikkate alarak tutarlı olduğu sürece olanaklıdır. Metafizikçi filozoflara göre, bir önermenin doğru olması ancak ve ancak gerçekliğin evrensel açılımlarıyla tutarlı olmasına bağlıdır; çünkü gerçeklik, kendini tutarlı bir sistemde kendisini şekillendirir. Metafizikçi düşünürlerin yanı sıra Neurath ve Hempel gibi mantıkçı pozitivistler de saf matematik ve kuramsal fizikten etkilenerek tutarlılık kuramını savunmuşlardır. Onlara göre, bir önermenin doğru ya da yanlış olduğunu söylemek, sistemdeki diğer önermelerle tutarlı ya da tutarsız olduğunu söylemektir. Başka bir söyleyişle, sistemin tüm elemanları birbiriyle tutarlı ilişki içindeyse hem sistemin, hem de önermelerin doğru olduğu anlatılmaktadır. Bu kuramın öne sürdüğü her önerme , aslında sistemdeki her bir önermeyle bir ilişki içindedir; yani sistem her bir önermeyi kapsadığı gibi, kendisi de bir bütünlük içinde doğrudur. Mantıkçı pozitivistler, “Matematik ve kuramsal fizikte bir önermeyi test etmek aynı zamanda bu sistemleri ve önermelerin tutarlılığını test etmektir.” demektedirler. Bu anlayışın çağdaş uygarlığın bilim adamları tarafından kabul edildiğini ileri süren mantıkçı pozitivistler, tutarlılığı, doğru önermelerden oluşan sistemin iç tutarlılığında ararlar. Hem metafizikçilere, hem de mantıkçı pozitivistlere göre, doğruluğun ölçütü olarak tutarlılığın sağlanması şu temel ilkelere ve varsayımlara bağlıdır: 1. İçsel ilişki: Matematikte olduğu gibi, sistemin mantıksal parçalarının özelliği hem önermenin anlamlı ve doğru olmasına, hem de sistemin anlamlı ve doğru olmasına bağlıdır. Bu durumda ancak önermenin ve sistemin içsel ilişkisiyle olanaklıdır. Örneğin; “2 + 2 = 4” önermesinin anlamlılığı ve doğruluğu, matematikte geçen diğer önermelerin anlamlılığı ve doğruluğuyla olan içsel ilişkisine bağlıdır. Başka bir deyişle, bu kuramın içindeki içsel ilişki bu önermenin anlamlılığını ve doğruluğunu sağlamaktadır. Metafizikçilere göre, bu ilke öne sürülen gerçekliğin her bir açılımının birbiriyle ve sistemle olan iç ilişkisinde gerçekleşir. 2. Doğrululuk dereceleri: Bir önermenin doğruluğu ancak sistemle olan ilişkisine bağlı olarak tanımlanmasına karşın, bireysel önermeler kısmen doğru kısmen yanlış olabilirler; çünkü bireysel önermeler ancak sistem doğruysa doğrudur. Bu nedenle, sistemdeki önermelerin doğruluk dereceleri, önermenin sisteme olan uzaklığına veya yakınlığına bağlıdır. [8] 3. Doğruluğun ölçütü apriori kavram ve akıl yürütmelere bağlıdır: Bu kuramı savunanlar daha önce kabul edilmiş önermelere ve bu önermelerden yapılan apriori akıl yürütmelere göre, diğer önermelerin doğruluğunu çıkarırlar. Örneğin; tarihte incelenen bir olayın doğruluğu, o dönemin diğer önermelerle olan ilişkisine bağlıdır. O hâlde, tutarlılık geçmişe bağlı olarak belirlenir. Deneyciler bu yaklaşıma itiraz edebilirler. Örneğin; “Karşıdaki evin bahçesinde bir köpek vardır.” önermesinin doğruluğu ancak duyu deneyleriyle olanaklıdır. Bu itiraza tutarlılık doğruluk kuramcıları şu şekilde cevap verirler: Eğer daha önceden, yani önsel olarak “ev”, “bahçe”, “köpek” gibi kavramların anlamını bilmeseydik, böyle bir önermeyi duyu deneyleriyle doğrulayamazdık. O hâlde, temelde apriori kavram ve akıl yürütmeler vardır. Metafizikçi düşünürlerin savundukları apriori kavram ve varsayımlar, her zaman bir mantıksal ilişki içinde ele alınıp doğrulandığı için eleştiriye de açıktır. Çünkü apriori kavram ve varsayımların nesnelerin özellikleri hakkında yeni bilgi vermezler. Onlar analitik önermelerdir ve verili bir sistem içinde akıl yürütmelerle sonuç çıkarmayı sağlar. Buna ilaveten, bu tür düşünme ve kabuller, tutarlılık ilişkisi sağlasa da olgusal anlam ve doğruluk veremezler. Tutarlılık doğruluk kuramı, parça karşısında bütünü ve olgu karşısında sistemi öne çıkararak parça ve olguların bilgisinin yerine, bütünün ve sistemin bilgisinin doğru olduğunu savunmuştur. Bu savunmada doğruluğu sağlayan ölçüt olgusal bilgi ya da yapı değil, mantıksal bilgi ve yapıdır. Mantık ve akıl , olguları önceleyen ve onları belirleyendir. Böyle olunca sistem ya da bütün, parçaları, yani olguları hem meydana getiren, hem de onlardan fazla olan şeydir. Fakat böyle bir kuramı öne sürenlerin büyük güçlüğü, sistemde doğru ve tutarlı olan, fakat gerçeklikle hiçbir ilişkisi olmayan kurgusal söylemleri ya da varlıkları da doğru veya gerçeklik olarak kabul etme olasılığıdır. Uygunluk doğruluk kuramını eleştirdiğimiz gibi, tutarlılık doğruluk kuramını da eleştirmek olanaklıdır. 1. İlk olarak, “Kendi içinde tutarlı olmak bir şeyi doğru kılar mı?” diye sorabiliriz. Kendi içinde çok mükemmel düşünce sistemleri vardır ki, doğru değildir. Örneğin, bir masalda tüm bilgiler birbirleriyle çelişmeden bir uyum içinde olsun; fakat her masalda olduğu gibi, bu masal da gerçek üstü olay ve zamanlar arası kopukluk veya geçişlerin olduğu bir masal olsun. Böyle bir masal kendi içinde tutarlı ama gerçeklik ve deneyle tutarsızdır. Şimdi biz bu masaldaki bilgilere doğru diyebilir miyiz? “Tutarlı bilgi ile edimsel olgu arasında farklılık vardır.”[9] Başka bir söyleyişle, gerçek olan ve tutarlı olan farklı iki durumdur. Demek ki yalnızca sistem içinde tutarlı olmak, doğruluk için yeterli ölçüt değildir. 2. Bu eleştiriler üzerine tutarlılık doğruluk kuramını savunanlar, içsel tutarlılık ile deneyi uzlaştırmaya çalışmışlardır. Fakat bu sefer de şöyle bir eleştiri yapılabilir: “Aynı konu üzerine iki sistem varsa ve bu sistemin tüm önermeleri hem kendi içinde hem de deneyle tutarlı ise hangi sistem doğru kabul edilecektir?” veya “Bir konuda iki doğru olabilir mi?” diye sormak mümkündür. Elbette en kolay, en basit, en az işlem yapan sistem en doğru olarak kabul edilmelidir. 3. Diğer bir eleştiri de eğer içsel tutarlılık ve deneyin uyuşması söz konusu temel ilke ise gelecekteki deneyler buna dahil edilmeli midir? Çünkü gelecek deneyler hiç bitmeyen bir zaman dilimindedir. Bu anlamda nihai değişmez doğru yoktur sonucu çıkar. Yalnızca savlar vardır. c. Doğru Bilginin Ölçütü Tümel Uzlaşımdır Doğruluğun dış nesnel dünyada olup olmadığına bakmadan ya da dış nesnel dünyanın doğruluğu insanlara bilim , mantık ve matematik yardımıyla dikte ettiğini kabul etmek yerine, doğruluğun insanların seçimleri ve uzlaşımları sonucu olduğunu söyleyen kurama, uzlaşımcılık adı verilmektedir. Bilimsel, mantıksal ve matematiksel hakikatlerin bile, insanlar arası oluşan bir uzlaşım sonucu kabul edildiğini ileri süren bu kurama göre, her türlü doğruluk tümel uzlaşım sonucu elde edilir. Tümel uzlaşım ölçütüne göre, herkesin veya çoğunluğun kabul ettiği bilgiler doğrudur. Burada amaç bir inanç, bir yargı, bir önerme ya da bir bilgi hakkında herkesin onunla ilgili doğru kabulüdür. Önerme üzerinde genel bir ortak yargı varsa, doğru veya yanlış değer verme olanağı vardır. Örneğin, bir an bir şey gördüğümü sanırsam ve gördüğüm şeyin var olup olmadığını; yani görme eylemimin doğru olduğundan şüphe ediyorsam, yanımda bulunanlara aynı şeyi onların da görüp görmediğini sorarım. Eğer onlar da beni doğruluyorsa, gördüğüm doğrudur. Bu tür genelin onayını almak doğruluğun ölçütü olmaktadır. Tümel uzlaşım doğruluk kuramına göre, doğa bilimlerinde ortaya konulan yasaların evrensel, mutlak ve değişmez olduğunu söylemek imkânsızdır. Dış nesnel dünyayı açıklamak için öne sürülen, tüm hipotezler ve yasalar aslında doğayı daha iyi anlamak ve kavramak için oluşturulan ortak ifade ya da uzlaşım şekilleridir. Doğa bilimlerinin öne sürdüğü yasalar, gerçekliğin kendisini değil, bizim gerçekliği nasıl görüp algıladığımız üzerine oluşturduğumuz ortak görüşlerdir. Bu nedenle, doğa yasaları da değişebilen ve yerine daha doğru açıklamalar yapan yasaların konulabileceği yasalardır. Tümel uzlaşım doğruluk ölçütü demokrasinin öne sürdüğü doğruluktur. Çoğunluğun bir şeyi doğru demesi, acaba gerçekten o şeyi doğru yapar mı? Elbette yapmaz. Çoğunluk yanılamaz mı? Tarihsel olaylar çoğunluğun yanılabileceğini kanıtlamıştır. İkinci olarak, herkesin uzlaşması eleştirilebilir. Herkes nasıl uzlaşır veya uylaşır? Acaba tarihin her hangi bir döneminde tüm insanlar tam uzlaşım gösterebilmişler midir? Tümel uzlaşma insanın olduğu yerde olanaklı değildir. O hâlde, böyle bir doğruluk ölçütünün, kesin, sağlam, evrensel doğruyu verme olasılığı çok zayıftır d. Doğru Bilginin Ölçütü Apaçıklıktır Tümel uzlaşıma yapılan eleştiri üzerine bazı filozoflar öyle bilgiler bulalım ki önce kendim için apaçık olsun, sonra da benim gibi olanlar bu apaçıklığı düşünerek kavrasınlar diye düşünmüşlerdir. Doğruluğun ölçütü, apaçıklık, açıklık ve seçikliktir. Hangi bilgiler apaçıktır? Apaçık olmak ne demektir? Apaçıklık nasıl herkes için olanaklıdır? Doğruluğun ölçütü olarak apaçıklığı kabul edenler bu soruları yanıtlamak zorundadırlar. Bir bilginin, bir yargının veya bir önermenin apaçık olması onun hem açık ve seçik , hem de kuşku duyulmayan olması demektir. Kuşku duyulmayan ve güvenilir bilgi neden açık ve seçiktir? Çünkü o herkes için kuşku duyulmayan bilgidir. Bir bilginin en küçük bir kuşkuya yer vermeyecek biçimde açık olması, o bilgiyi apaçık yapar. Böyle bilgiler, ancak sezgisel kavrama veya çıkarsamayla elde edilir. Örneğin; Descartes , kuşku yöntemini kullanarak, “Düşünüyorum; o hâlde varım.” önermesine varmıştır. Bu önermeden artık kuşku duyamaz; çünkü o, ona apaçık olarak verilmiştir. Apaçıklık zorunluluk içermektedir. Apaçıklık, hem açık hem de seçik olandır. Bir bilgi ya da düşünce, bir bütünlük içinde ve hiçbir tutarsızlık içerilmeden kavranılırsa açıktır; başka bir bilgi ya da düşünce ile karıştırılmadığı durumda ise seçiktir. Bir bilgi açık olabilir, fakat seçik olmayabilir. Buna karşılık her seçik olan aynı zamanda açıktır da. Örneğin; dişimizin ağrıdığı kendimize açıktır, fakat hangi dişimizin ağrıdığını bilmiyorsak seçik değildir. Ne zaman hangi dişimizin ağrıdığını öğrenirsek, o zaman diş ağrısı hem açık hem de seçik olur. Fakat her doğru bilgi apaçıklık ölçütü ile elde edilmez. Bu nedenle apaçıklık doğruluk kuramı az sıklıkta kullandığımız bir ölçüttür. e. Doğru Bilginin Ölçütü Verdiği Yarardır Bir yargının doğruluğu verdiği yararla özdeşleştirilir. Bu ölçütü kabul edenlere pragmatist denir. Pragmatistlere göre, bir bilgi yararlı olduğu sürece değerlidir ve doğrudur. Fakat yararın ne olduğu konusunda kendi içlerinde farklılıklar olsa da, ortak noktaları yarar değerinde birleşmeleridir. Bir kuram, pratikte işe yaradığı ölçüde doğrudur; aksi taktirde bir doğruluk değeri taşımaz. Çoğunlukla Amerika Birleşik Devletleri’nde kabul edilen bu doğruluk ölçütüne göre, bir kuram karşılaştığımız sorunları çözme başarısına göre doğru veya yanlıştır. Pratik işlev doğruluğu belirlemektedir. Yararcı doğruluk kuramı kendilerini deneyle de desteklerler. Onlara göre, yararlı olan deneyle kanıtlanabilir. Örneğin, AIDS için bulunacak bir ilacın denenmesiyle ortaya çıkacak olumlu sonuç onun doğru ilaç olduğunu gösterir. Bilim doğrularının pratik alandaki yararları, onların doğru olduğunu göstermektedir. Yararcı anlayış doğruluğu bulmak için bir araç olarak kullanılmalıdır. Bilgi, bilen ve bilinenden ayrı değildir. Bilen, bilinenle iç içe olarak vardır; çünkü bilgi bütünün bir parçasıdır ve ondan ayrı olmaz. Parça, bütünü başarıyla temsil ederse doğrudur. Çözüm üreten, yarar sağlayan ve bir işleve sahip olan her şey doğrudur; çünkü onun bir değeri vardır. “Doğru, idelerimizin insanî olmayan gerçeklikle değil, deneylerimizin kavramsal parçalarının duyusal parçalarıyla olan bir ilişkisidir. Bu fikirler, oldukları gibi var olan algılanan tikellerle bizi yararlı eylemlere yönlendirdikleri için doğrudur.”[10] Doğruluğun ölçütü verdiği yarara bağlı ise yararın derecesi veya miktarı doğruyu az ya da çok doğru yapacaktır. Bugün yararlı olan yarın yararlı olmayacaksa, yarın farklı doğruyu mu kabul etmeliyiz? Bu konularda yararcı doğruluk kuramı olan pragmatizm eleştirilebilir. Yarar kime göredir? Bireyin mi? Toplumun mu? Bir ulusun mu? Yararcı kuram, aynı zamanda göreceliği de kendi içinde barındırmaktadır. Yarar ve işlev değiştikçe doğru da değişmektedir. O hâlde, “Asla deneylerimizin ötesindeki mutlak gerçekliğe ulaşamayız.”[11] Çünkü bu kurama göre, mutlak doğru yoktur. DİPNOTLAR [1] Bu çalışma, Bilgi Felsefesi kitabımdan alınmıştır. [2] Moser, P. K. ve diğerleri, The Theory of Knowledge, Oxford, Oxford University Press, 1998 s.: 66. [3] Tepe, Harun, A.g.e., s.: 82. [4] Aristoteles , Metafizik, 1011b 26. [5] Poli, Roberto (ed.), “On Truth”, Consciousness, Knowledge, and Truth, Kluwer Academic Publ., Boston, 1993. s.: 143. [6] Johnson, Lawerence, E. Focusing On Truth, New York, Routledge, 1992, s.: 15. [7] A.g.e., s.: 16. [8] A.g.e., s.: 34. [9] A.g.e., s.: 24. [10] A.g.e., s.: 67. [11] A.g.e., s.: 67.
|
||||













