| Yrd. Doç. Dr. Işıl BRAVO - BİLGİNİN OLANAĞI SORUNU |
|
|
|
|
IV. Oturum Bilginin olanağı sorununu ele almaya girişmeden önce, bu konu içinde geçen “bilgi” ve “olanak” kavramlarına kısaca bakmak yerinde olur. “Bilgi” kavramını ele alan felsefedir. (Öteki) tüm bilimler, bu kavramın neliği hakkında bir araştırma yapmadan, sadece bilgi ortaya koymaya çalışırlar, felsefe ise “bilgi nedir?” sorusunu sorar ve bu kavramın neliğini ortaya koymaya çalışır. Bilgi, yaygın olarak, özne (bilen) ile nesne (bilinen) arasında kurulan bağdan elde edilen ürün olarak tanımlanır. Özne derken bilen birini, nesne derken de öznenin bilmek üzere yöneldiği bir varolanı kastederiz. Bu bakımdan nesne, bilme edimiyle oluşturulur diyebiliriz. Buradan öznenin nesneyi yarattığı sonucu çıkmaz elbette. Özne ile nesne birbirini yaratmaz, ama bir bilme ediminde bir araya gelirler. Bu nedenle varolan her nesne bir bilme nesnesi değildir. Başlıktaki ikinci kavrama da bakmak yerinde olur: bir eylemin, bir olayın, bir etkinliğin gerçekleşme potansiyeli “olanak” olarak tanımlanır. Bir dersi geçmenin olanaksız olduğunu söyleyen birine, ‘o dersi geçen olmuş mu?’ diye sorduğumuzda, cevap olarak dersi geçen kişiler olduğu verilirse, o zaman bu dersi geçmek olanaksız değilmiş deriz. Bu iki kavramın bir araya gelip “sorun” olarak ortaya çıkması, Eskiçağ’da skeptikler nedeniyledir. Eskiçağ’da skeptikler “bilgi nedir?” sorusunun sorulmasıyla değil, “bilgi mümkün müdür?” sorusuyla ilgilenmişlerdir. Örneğin Gorgias’ın ileri sürdüğü üç savdan ikincisi bununla ilgilidir. Gorgias’ın savlarını hatırlamak gerekirse, 1. " Hiç bir şey yoktur " 2. " Bir şey olsaydı bile biz onu bilemezdik " 3. " Bir şey olsaydı ve bilinebilseydi, biz onu başkalarına aktaramazdık " Gorgias ikinci savıyla bilginin olanağı karşısında duyduğu kuşkuyu dile getirmiştir: O, bilmeyi olanaksız sayar. Gorgias’ın bu tutumunun temelinde duyulara dayalı bilginin yanıltıcılığı bulunmaktadır. Çünkü o, bilginin sadece duyular aracılığıyla edinilebileceği kabulüne inanır. Gerçekten de duyulara dayalı bilgiye baktığımızda, bu bilgilerin sıkça değiştiğini bizler de kabul ederiz. Ancak bilginin sadece duyular aracılığıyla edinilebileceği kabulüne bağlı kalmayıp, duyulardan başka bir bilgi kaynağını ve duyularla algılananlardan (fenomenlerinkinden) başka bilgi nesnelerinin de olduğunu kabul edip bilginin olanaklı olup olmadığını sormayıp, doğrudan bilginin neliğini araştıran yunanlı eskiçağ dönemi filozofları da vardır. Aslında Gorgias’ın (ya da skeptiklerin) farkında olmadan olanaklı bir bilgiyi hatta hakikati kabul ettiklerini söylemek olanaklıdır: “duyular bizi yanılttığından sarsılmaz bilgi yargısına ulaşılamaz” ya da “herşeyden kuşku duymak gerekir” önermeleri kendilerinden şüphe duyulmayacak bilgi yargıları ya da hakikatlerdir. Bilginin, nesneleri ve kaynağının skeptiklerden farklı olarak ortaya konabileceğini söyleyerek bilginin olanağını ortaya koyan bir örnek olarak Platon’u sayabiliriz. Platon’a göre duyulara dayanarak duyulur nesneler hakkındaki yargılarımız sanı ve doğru sanı olarak adlandırılır: yani bunlar bilgi adını hak etmez. Platon’a göre nesnesi idealar olan ve bir tür akıl yetisi olan düşünceyle görme (noesis) yoluyla bilinenler bilgidir. Bilgi, nesnesi apaçık olan, yani bir ya da birkaç yanıyla örtük olmayan, belirli, kesin ve doğru olan yargılardır. Platon nesnesine bakarak bilgi yargıları arasında ayrım yapar. Varolan olarak nesneler, görülenler ve düşünülenler olmak üzere ikiye ayrılır: görülenlerin bir kısmını imgeler, bir kısmını da canlılar ile yapılmış nesneler oluşturur. Düşünülenlerin bir yanını az önceki kısma asılları konmuş nesnelerin imge olarak kullandıkları oluşturur. Diğer yanda da idealar vardır. İlk yanda ruh asıl nesneleri imge olarak alıp kullanarak araştırma yaptığı için varsayımlardan hareket eder. Bunun için de ilkeye değil, sonuca götüren bir yola girer. Böylelikle bilimlerin bilgisi (teleute) elde edilir. İkinci yandaysa ruh imgelere başvurmayıp varsayımdan ilkeye gider; araştırmalarını yalnızca kavramlarla yapar. Böylece ideaların bilgisi (episteme) elde edilir (Politeia 509d,510c). Platon ideaların bilgisi olan epistemeden başkasını bilgi saymaz, ayrıca epistemeler her zaman doğrudur. Platon yanlış bilgi yargılarının olanaksız olduğunu dile getirir. Sanı, doğru sanı, kanıta dayalı doğru sanı bilgi değildir. Tüm bu söylenenler aslında bilginin olanaklı olmadığını söyleyen kuşkuculara karşı bilginin olanağını ortaya koyan bir görüşün olduğunu da ortaya koymaktadır. Platon’un bu son derece kesin ve keskin görüşünü biraz gevşeten öğrencisi Arsitoteles’in bilgi görüşü de baştan bilginin olanaklı olduğunu kabul eder. Aristoteles bilgi konusuna girerken Metafizik kitabında duyu-hafıza-deneyin birbiriyle bağlantısını kurar. Duyu, algılanan nesnenin, maddesi olmadan formunu, ilgili duyu organıyla alır: yani, bir yüzüğe baktığımızda onun maddesini değil, formunu algılarız ilkin. Benzer duyumlar hafızayı meydana getirir. Deney aracılığıyla zanaate (tekhneye) ve hem genel hem de zorunlu olarak varolan nesnelerle ilgili bir kabul ile kanıtlamalar yapma huyu olarak tanımladığı bilime yani epistemeye ulaşıldığını söyler. Zanaat bir etkinliktir, doğru logosa sahip poetik bir huydur ve deneyden gelir. Örneğin hastayken Kallias’a iyi gelen bir ilaç daha sonra aynı durumda olan Sokrates’e ve onun durumunda olan pek çok kişiye de iyi gelirse, burada artık sanatın bilgisi söz konusudur. Deney, teklere ilişkin bir bilgidir, sanat ise tümelin bilgisidir. Bilgi ve anlama deneyden çok sanata aittir. Deneye sahip olan kişi şeyin öyle olduğunu bilir, ama onun nedenini bilmez. Bu nedenle deney bilgisine sahip olanlar bildiklerini öğretemezler, ancak zanaatin bilgisine sahip olanlar bildiklerinin nedenlerini de bildiklerinden, bunu öğretebilirler. Bilmek ilk nedenleri ya da ilkeleri bilmek demektir. Bilmenin ürünü olarak bilgilerimizin hem doğru hem de yanlış olabileceğini söyler Aristoteles. Ayrıca sadece episteme değil, başka tür yargılar dile getirmek de olanaklıdır ve bunlar da bilgidir. Bilginin olanağını ortaya koyan diğer bir filozof da R.Descartes’tır. Skeptisizme karşı bilginin olanağını ortaya koyan Descartes da duyularımızın yanıltıcılığından söz eder: dörtgen bir kule uzaktan bize yuvarlak gelir. Dolayısıyla bizi yanıltan nesne değil, duyularımızdır. Ancak duyularımız kadar, akıl da bizi yanıltır: örneğin çok ünlü matematikçilerin bile dizgelerinde hata bulunabilir. Yani her bilgi şüpheye konu olabilir. Burada Descartes Gorgias’la aynı fikirdedir. Ama o, Gorgias’tan şu soruyu sormak bakımından ayrılır: “üzerine sağlam bir felsefe binası kurabileceğim doğru bir bilgi yok mu?” Descartes bu soruya “evet var” diye yanıt verir: bu ilk ve sarsılmaz bilgi “düşünüyorum o halde varım” yargısıyla karşımıza çıkar. Bu yargıya Descartes yanılmanın olması, yanılan bir “ben”in olması gerçeğinden hareketle vardığını söyler. Ona göre yanılmak, kuşku duymak düşünmek demektir ve her şeyden kuşku duysam da düşündüğümden, kuşku duyduğumdan, yanıldığımdan, kuşku duymam. Böylece de “düşünüyorum o halde varım” önermesine, yani Tanrı’nın varlığı ile dış dünyanın varlığına ilişkin tüm bilgimizi çıkarabileceğimiz, hakkında şüphe duymayacağımız ilk hakikate ulaşmış oluruz. Doğrudan kavradığı bu ilk önermeyle Descartes, kuşkuculuğun hiçbir şey bilinemez yollu temel savını çürütür. Bilmek ve bilgi yargısı ortaya koymak mümkündür. Eskiçağ’da bilgi skeptikler için kuruntudan ibaretti. Öznenin kendi içine kapalı olduğunu, nesneyle ilişki kuramadığını, kursa da bunu gösteremediğini, özneler arası bir bilginin olanaksız olduğunu, yani öznelerin üstünde uylaşabileceği bir bilgi yargısı dile getirmenin mümkün olmadığını dile getirmekteydiler. Bu nedenle de bilgiyi kuruntudan ibaret sayıyorlardı. Bu, bilginin neliğini gösteren, bilgi kavramı üstüne araştırma yapan Platon, Aristoteles ve Descartes’la yıkılmıştır. Felsefe tarihinde Gorgias da Descartes da skeptik düşünürlerdir. Ama skeptisizmden anladıkları farklıdır. Çünkü Gorgias kökten bir şüpheciyken, Descartes şüpheyi sağlam bir bilgiye ulaşmak için bir yöntem olarak kullanır. Böylelikle Platon, Aristoteles ve Descartes bilginin olanağını ortaya koyup, onun sorunlarını çözmeye çalışan felsefe tarihinden üç örnektir. Günümüz bilgi anlayışını biçimlendiren 19.yy’ın sonlarında temelleri atılmış, 20.yy’da ağırlıklı olarak kendini gösteren bir görüşe yer vermek ilgi çekici olacaktır. Bu görüş de bilginin olanağını kabul edip, onun neliğini ortaya koyma iddiasındadır. Eskiçağ skeptiklerinin savlarını söz konusu görüşün savunucuları kabul ederek ortaya çıkmış, ancak buradan skeptiklerin çıkardığı gibi bilginin olanaksız olduğu sonucuna ulaşmamışlardır. Onlar hareket noktası olarak skeptiklerden Protogoras’ın “insan herşeyin ölçüsüdür, varolanların varolmasının ve varolmayanların varolmamasının” ya da Pyrron’un “bilgi bize mutluluk getirmez, çünkü birbirinin karşıtı olan iki sav da doğrulanabilir, bu nedenle herşeyden kuşku duymak gerekir” türünden savları kabul etmişlerdir. Buradan da bilginin göreli olduğu sonucuna varmışlardır. Eskiçağ skeptikleriyle günümüz bilgi teorisyenleri arasında bu bakımlardan koşutluklar vardır. Bu görüşün 20.yy’daki temsilcileri Epistemik Mantıkçılardır. Bu görüş, 19.yy’ın sonlarında ortaya çıkan Bulanık Mantığın bir sonucu olarak karşımızda durmaktadır. Bulanık Mantık dizgesine ve onun sonucu olan Epistemik Mantığın bilgi teorisine bakmak, bilginin neliğini ve olanağını ortaya koyan bir görüşü ele almak demektir. Klasik bilgi tanımlarına göre bilgi denince ilk akla gelen kesinlik, doğruluk, nesneye uygunluktur. Epitemik Mantıkçılar bu bakışı eleştirirler. Onlara göre gündelik hayat konuşmalarımızda belirsizlik içeren “orta yaşlı insan”, “uzun zaman”, “pahalı araba”, “yüksek bina” gibi anlamı kişiden kişiye ve duruma değişen birçok sözcük kullanılır. Yargıların yalnızca “doğru”, “yanlış” olduğunu, bundan başka üçüncü bir halin olanaksız olduğunu kabul eden, mantığın tanımlayamadığı bu tür belirsizliklerin çoğunlukla bilimsel olmadığı görüşü kabul görmesine rağmen, 19.yy’ın başlarında bu tür belirsizlikler üzerine pek çok filozof ve bilim adamı kafa yormuştur. Einstein bu durumu şu şekilde ifade etmiştir: “matematiğin kavramları kesin olduğu sürece gerçeği yansıtmazlar, gerçeği yansıttıkları sürece de kesin değillerdir”. Buna benzer olarak Heisenberg “ilk belirsizlik” kavramını ortaya atarak bilimi bilgi yargılarının çok değerli olması için zorlamıştır. 1930’ların başında Lukasiewicz ilk defa “üç değerli mantık sistemi”ni ve aynı dönemlerde kuantum filozofu Black de “sürekli değerlere sahip mantığı” tanımladı. Azeri kökenli Amerikalı matematikçi Lütfi Askerzade Zadeh’in “bulanık mantık” (fuzzy logic) tanımlaması, belirsizliğin tanımlanmasında bir dönüm noktası olmuştur. Ancak başlarda bu düşünürler çalışmalarını kuramsal olarak yürüttüler, çünkü kabul görmediler. Ancak belirsizliği tanımlayan bu kuramın ilk olarak bir buhar makinası için kontrol edici tasarlanmasında kullanılması, dünyanın ilgisini bu konuya çekti. Daha sonra Danimarka’da bir çimento fabrikasının kontrolünde ve Japonya’da kullanılmasıyla ilgi daha da arttı. Özellikle elektronik aletlerin ana yapılarını oluşturan transistor veya algoritmalar gibi anahtarlama araçlarında yoğun olarak bulanık mantık kullanılır. Bulanık mantığı klasik mantıkla birlikte anlatmak, aralarındaki farkları görmede faydalı olur: bilindiği gibi klasik mantıkta önermeler ya doğru ya da yanlış olan, kesin yargı dile getiren, bildiri kipinde dile gelmiş yargılardır: “üç, ikiden büyük bir tamsayıdır”, “Ahmet kırk yaşındadır. Bu mantığın doğurduğu klasik kümelere “iyi tanımlanmış nesneler topluluğu” denir. Klasik mantıkta bir önerme ya doğrudur ya da yanlış, üçüncü bir olasılık yoktur, yani bir önerme aynı anda hem doğru hem de yanlış olamaz. Klasik mantığın önermeleri ya da bu önermelerin oluşturduğu kümeler, doğadakinin aksine, yaşadığımız dünyayı siyah-beyaz, doğru-yanlış, iyi-kötü v.b olarak kategorize ederek ikiye bölen birbirinin çelişiği kavramlarla inşa edilir. Halbuki bulanık mantıkçılara göre gerçek dünya siyah ve beyazdan ibaret değildir. Siyah ile beyazın arasında sonsuz renk tonu vardır. Konuşma dilinde ifade edilen ve üzerinde çalıştığımız çoğu sınıflandırmalarda kullandığımız, kesin sınırlarla tanımlanamayan ve kişiden kişiye farklı yorumlanan “çok güzel”, “fazla uzun”, “aşırı sıcak”, hafif pahalı”, “biraz tatlı” gibi bulanık sözcükler, klasik mantığın öngördüğü şekilde incelenemezler. Klasik mantık “Ayşe çok güzel”, “hava aşırı sıcak”, “amcam epeyce yaşlı” gibi ifadeleri, kesin hüküm belirtmediğinden, önerme olarak kabul etmez. Bu önermelere bulanık mantıkçılar “bulanık önermeler” derler. Bulanık önermelerin doğruluğu veya yanlışlığı hakkında kesin bir şey söylenemeyeceğinden dolayı bunların doğruluk değeri 0-1 arası bir sayıyla derecelenir. Bir bulanık önerme, derecesine göre hem doğru hem de yanlış olabilir. Bulanık bir önerme için “doğru değildir” denmiş ise bu, “yanlıştır” anlamına gelmez. Bir önerme 0,8 derecesinde doğru ise aynı önerme 0,2 derecesinde de yanlıştır. Örneğin “Ayşe çirkindir” önermesi 0,5 derecesinde doğru ise aynı derecede de yanlıştır. Bu özellikten dolayı klasik mantıkta problem olan paradokslar, hem “doğru” hem de “yanlış” ya da ne “doğru” ne de “yanlış” doğruluk değerine sahip önermeler, bulanık mantıkta doğruluk değerleri alarak biraz da olsa doğrulara indirgenmiş olurlar. Tam doğru ve tam yanlış olma bulanık kümede de 1 ve 0 değerleriyle karşılanır. Dolayısıyla klasik küme kavramı bulanık küme kavramının bu iki değere “hapsolmuş” özel bir halidir. Yani bulanık kümeler klasik kümelerin bir seçeneği değil, onların genelleştirilmiş halidir, yani bulanık kümeler, klasik kümeleri kapsayan daha geniş kümelerdir. Bulanık mantık dizgesinin günümüz günümüz bilgi görüşünü biçimlendirmiştir elbette. Bilgi artık “onaylanmış/pekiştirilmiş inanç” olarak tanımlanmaktadır. Böylece bilgi, sanıları, kesinsizlikleri, doğru yanlış arası ifadeleri de içine alan büyük bir yargı kümesini imlemeye başlamıştır. Bu, kimi sorunları beraberinde getirmekle birlikte, bilginin olanağı açısından hiçbir sorun yaratmamaktadır, çünkü bilgiyi tanımladığı haliyle olanaklı görmektedir.
|
||||












