| Yrd. Doç. Dr. Hamdi BRAVO - ARISTOTELES'İN METAFİZİK'İNDE MANTIK İLKELERİNİN KÖKENİ ve İŞLEVİ |
|
|
|
|
III. Oturum Metafizik, ilgisinin genel olarak yöneldiği konular dikkate alındığında, bir ontoloji kitabı olarak görünür. Ama hareket ettiği nokta açısından ele alındığında, bir bilgi felsefesi kitabıdır. Hedefi, hem epistemenin konularını hem de nasıl ve neden olanaklı olduğunu göstermektir. Kitap, “Bütün insanlar, doğal olarak bilmek isterler” (980a) tümcesiyle başlar ve hemen ardından bilginin oluşum süreci hakkında kısa bir özet sunar. Bu özete göre, bilginin başlangıç noktası, duyularımız ve onların verileridir. Bu verilerin hafızada birikmesi, bilginin kendisinden hareket edilerek oluşturulacak malzeme havuzunu meydana getirir. “İnsanlarda deney, hafızadan çıkar. Çünkü aynı şeye ilişkin birkaç hatıra, sonunda, tek bir deney meydana getirir” (980b.25). Deney, sanat ve bilime ulaşmamızı sağlayacak bir aracıdır. “Deneyle kazanılmış bir dizi kavramdan bir nesneler sınıfına ilişkin tümel bir yargı oluşturulduğunda sanat ortaya çıkar” (981a.6-8).
Aristoteles, “deney” ve “sanat” arasındaki farkı şöyle bir örnekle daha anlaşılır hale getirmeye çalışır: “Filanca ilacın filanca hastalığa yakalanmış Kallias’a, sonra Sokraes’e ve diğer birçoklarına iyi geldiğine ilişkin bir yargının oluşturulması işi deneyin alanına aittir. Buna karşılık onun bu hastalığa yakalanmış olan, belli bir yapıya sahip bulunan, belli bir sınıfın içine giren tüm insanlara, örneğin flegmatiklere, bilyölere ve fiyevrölere iyi geldiğine ilişkin bir yargının oluşturulması işi sanatın alanına giren bir konudur” (981a.8-13). İki tür bilgi arasında üç temel fark vardır: a) Deneyin bilgisi tekile, sanatın bilgisi ise daha tümel olana ilişkindir; b) “deney sahibi insanların bir şeyin olduğunu bilip neden olduğunu bilmemelerine karşılık, diğerleri ‘neden’ ve ‘niçin’i bilirler” (981a.28-29); c) bundan dolayı, deney sahibi bilgisini öğretemezken, sanat sahibi bilgisini aktarabilir (981b.7-8). İnsanın epistemeye sahip olduğu son aşamaya ise, Aristoteles, “bilgelik” adını verir. Bunun sanattan farkı, nedenlerin bilgisiyle yetinmemesi, ama her şeyin kendisinden dolayı meydana geldiği ilk neden ve ilk ilkeleri araştırmasıdır. Nasıl ki sanat deneyden nedenleri göstermesi bakımından üstünse, bütün nedenlerin kendisinden türediği ilk nedenleri gösteren bilgi, her tür bilginin üzerinde olacaktır. Aristoteles’in bilginin oluşum sürecine ilişkin yaptığı bu sıralamaya baktığımızda, amacın, elbette “tümel”in bilgisi olduğunu görüyoruz. Ama Platon’dan farklı olarak Aristoteles, episteme için ‘tümel’in kendisinden değil de, tek teklerden yola çıkmak gerektiğini düşünür. Platon’un tümellerden yola çıkmayı tercih etmesinin nedeni, Sofistlerin duyu bilgisine yönelik saldırıları ve duyulur veriler hakkındaki bilginin sağlamlığına karşı geliştirdikleri uslamlamalardır. Aristoteles’se, Metafizik’inde, Platon’un yapmadığını yapıp, onların duyusal bilgiye saldırılarının haklı olup olmadığını tartışır. Bunun için de özellikle Protagoras’ın görüşlerini ele alır. Protogoras'ın Görececiliği Protagoras’ın, her türden yargının doğruluğunun ve yanlışlığının ölçütünü özneye bağlayan ünlü sözü, pek çoğumuzun malumudur: “İnsan her şeyin ölçüsüdür: var olanların var olduğunun da, var olmayanların var olmadığının da”. Protagoras’ın bu görüşünün içermelerine baktığımızda, şöyle bir tabloyla karşı karşıya kalırız: birbirinden başka kişiler aynı şey hakkında ister birbiriyle özdeş yargılar isterse birbirine karşıt yargılar dile getirsinler… hatta aynı kişi aynı şey hakkında ister aynı anda isterse farklı zamanlarda karşıt yargılar dile getirsin… istisnasız hepsi doğru ve geçerlidir. Böyle bir durumda, bütün yargılar –dile getiren özne bakımından- doğrudur. Buna karşılık, dile getirenin karşısında bulunan ve ondan farklı bir yargı dile getiren özne bakımından, yanlıştır. Yani, bütün yargılar aynı anda hem doğrudur hem de yanlıştır. Tersinden bakarsak da, bir yargı ne doğru ne de yanlıştır. Aristoteles’e göre, Protagoras’ı bu düşünceye götüren şey, onun bilginin tek kaynağı olarak duyusal dünyayı, -ya da, kendi tabiriyle, gerçekliği:- görmesi; bilgi ile duyu verilerini özdeş saymasıdır. Protagoras, duyuların verdiği ham malzemeyi bilgi sayar. Bütün hayvanların duyulara sahip olduğu, ama değişik hayvanların da duyuları farklı yapılanmış olduğundan gerçekliği farklı algıladıkları; hatta psişik, biyolojik, fiziksel koşulları değiştiğinde aynı insanın duyularının bile farklı etkilendiği olgularından yola çıkarak, “kime” ve “hangi anda, hangi koşullar altında” gelen verinin doğru kabul edileceğine karar verilemeyeceğini öne sürmüş; yargı dile getirebilen (yani duyu verilerini söze dökebilen) tek varlık insan olduğu için, bilginin ölçütünün de her tek insanın kendisi olduğu sonucuna varmıştır. Yüzeysel olarak ele alındığında, Protagoras’ın çok da haksız olduğunu düşünmemektedir, Aristoteles. Onun Metafizik’inde dile getirdiği Protagoras’a ait akıl yürütme zincirini özetlemek gerekirse: - Bir ve aynı şeyden birbirine karşıt niteliklerin çıktığını rahatlıkla gözlemleyebiliriz. - Eğer bu karşıt nitelikler nesnede olmasaydı, bunların çıkması olanaklı olamazdı. - Dolayısıyla bu karşıtların onda önceden var olması gerekir. - Karşıtlar şeyde aynı anda var olabiliyorsa, bir öznenin karşıtlardan birini, diğerininse diğer karşıtı duyumlamasında tuhaflık ya da anormallik yoktur. - Dolayısıyla iki farklı özne, nesnede aynı anda karşıtların bulunduğunu söylediğinde, ikisinin de doğruyu söylemesi saçma değildir. Dile getirilen bu akıl yürütme zinciri, “her yargının doğru olduğu” sonucuna varır. Bu zinciri ufak tefek değişikliklerle, “bütün yargıların yanlış olduğu” sonuç önermesiyle bitirmek de olanaklıdır: - Tek bilgi kaynağımız, duyularımızın sunduklarıdır. - Duyularımızın konusu olan şey, sürekli değişme içerisindedir. - Değişme, bir şeyin olduğu şeyden olmadığı şeye (karşıtına) doğru hareket etmesidir. - Şey, sürekli olarak daha önce olmadığı şey haline geliyorsa, bizim şeyin belirli bir şey olduğunu öne süren yargımız her zaman yanlıştır. - Dolayısıyla, aslında bütün yargılar yanlıştır. Bu akıl yürütmelere yakından baktığımızda, aslında, üç temel önermeye dayandığını görürüz. Bu üç temel önerme, üç temel mantık önermesinin değillenmesinden oluşmaktadır. a) “özdeşlik ilkesi”nin değillemesi olarak: Bir şey [kimi zaman bir niteliği kimi zaman da karşıt niteliği görünür kıldığı için] olduğu şey değildir. b) “çelişmezlik ilkesi”nin değillemesi olarak: Bir şey hem [belirli bir niteliğe sahip bir şey olarak] olduğu şeydir hem de [o niteliğin tam karşıtına sahip bir şey olarak] olmadığı şeydir. c) “üçüncü halin olanaksızlığı ilkesi”nin değillemesi olarak: Bir şey [hem belirli bir niteliğin hem de onun karşıtının alaşımı olarak] ne olduğu şeydir ne de olmadığı şeydir. Protagoras’ın (ya da genel olarak Sofistlerin) amacına, daha da doğrusu, uslamlamalarının vardığı yere baktığımızda, bilgi dediğimiz şeyi olanaklı kılan temellere saldırdıklarını; bir nesne hakkında hem her şeyi dile getirmenin olanaklı olduğunu hem bunlardan hepsinin aynı anda doğru ve yanlış diye nitelenebileceklerini hem de bunların hiçbirinin ne doğru ne de yanlış diye nitelenebilmelerinin olanaklı olmadığını söylediklerini görürüz. Aristoteles, bu noktada, ilkin, bir nesne ve o nesnenin belirli bir niteliği hakkında her şeyin değil, ancak birbirine karşıt iki yargının dile getirilebileceğini; ardından, bu birbirine karşıt iki yargının aynı anda doğru olamayacağını, bunlardan ancak birinin nesneye karşılık geldiğini; son olarak da ‘doğruluk’ dediğimiz şeyin ancak nesne ve yargı arasındaki uyuşum ya da özdeşlikle ortaya çıktığını göstermeye çalışır. Üçüncü Halin Olanaksızlığı Üçüncü hâlin olanaklı olduğunu kabul eden Protagoras, bunu, nesnelerin asıllarında –ya da özlerinde- birbirine karşıt nitelikleri barındırıyor olmasına bağlar. Bu durum, bir nesne hakkında bir yüklemi ne onaylayabilme ne de reddedebilme olanağı vermektedir. Çünkü iki seçenek de nesneye aynı anda uygun olamayacaktır. Dolayısıyla, ikisi de uygun düşmeyince, nesnenin üçüncü bir hâli, bundan dolayı da nesnenin bu hâline karşılık gelen bir üçüncü yargı seçeneği varmış gibi görünür. Bu iddiayı örneklemek gerekirse, şunları söyleyebiliriz: sütün ne beyaz olduğunu ne de beyaz olmadığını (yani, beyaz dışındaki renklerden hiçbirine sahip olmadığını) söyleyebiliriz. Bunun yerine, süt için “beyaz olmak” ile “beyaz olmamak” dışında üçüncü bir hâlin, dolayısıyla da bunu dile getirecek üçüncü bir yargı biçiminin olanaklı olduğunu söylemek gerekecektir. Ama Aristoteles için bu tür bir seçenek olanaklı değildir. Bu, ilkin, dilsel bakımdan olanaklı değildir. Çünkü biz, ancak, ya bir şeyin var olduğunu ya da var olmadığını; ya bir şeyde belirli bir niteliğin olduğunu ya da o niteliğin olmadığını dile getiririz. Dilsel bakımdan, “olmak” ile “olmamak” arasında ya da bunların ötesinde bir yüklemi kullanamayız. Varlıksal bakımdan da aynı durum geçerlidir. Belirli bir nesne ya da bir nesnedeki belirli bir nitelik ya “vardır” ya da “yoktur”. “Varlık” ile “yokluk” arasında bir hâl, nesne için olanaklı değildir. Örneğin Platon’un duyulur dünyayı ya da duyuların konusu olan tek tekleri “varlık ile yokluk arasındaki şeyler” diye nitelemesi de, aslında, üçüncü bir hâli olanaklı saydığı anlamına gelmez. Sadece: bunların kimi zaman “var” kimi zaman da “yok” olmaları, varlıkla yokluk arasında sürekli gidip gelmeleri demeye gelir; bu ikisi dışındaki bir hâlin bulunduğunu iddia etmek demek değildir, bu. Tüm bu nedenlerden dolayı, Aristoteles, “aynı nesne hakkında herkes farklı yargılarda bulunabilir ve hepsi de aynı düzeyde doğrudur” iddiasında bulunan Protagoras’a karşı, bir nesne hakkında en fazla iki yargının dile getirilebileceğini; bunların da ancak birbirinin karşıtı olan yargılar olabileceğini söyler: “bir şey (ya da, bir şeye ait belirli bir nitelik) ya vardır ya da yoktur”. Bu ulaştığı nokta, Aristoteles’i, “çelişmezlik ilkesinin değillenmesi” konusuna getirir. Çelişmezlik İlkesi Çelişmezlik ilkesi, özetle, “Aynı niteliğin, aynı zamanda, aynı özneye, aynı bakımdan hem ait olması hem de olmaması imkansızdır” der. Protagoras, nesnelerin değişik zamanlarda değişik nitelikler sergilemesi olgusuna dayanarak, nesnede bu durum ortaya çıktığına göre, bu değişik niteliklerin nesnede zaten var olması gerektiği sonucuna varır; eğer olmasaydı, ortaya çıkmaları da olanaksız olurdu. Bu karşıt nitelikler nesnelerin aslında zaten varsa, bu karşıtların nesnede var olduğunu söylemek ve bu söylenenlerin de doğru olduğunu iddia etmek saçma olmayacaktır. Yani, çelişki zaten varolanın kendisinde varsa, bunu bu biçimde dile getiren farklı yargıların yanlış olması, yani nesneye uygun düşmemesi de olanaksızdır. Aristoteles, ilkin, bu iddianın düşüncede kanıtlanıp kanıtlanamayacağını sorar. Örneğin, bir varlığın hem insan olduğunu hem de olmadığını aynı anda düşünebilir miyiz? Yanıt, elbette, zihnin böyle bir şeyi düşünmeye kalktığında bunu başaramayacağı yönünde olacaktır. Aynı olanaksızlıkla, birinin hem ressam olduğunu hem de olmadığını; ya da birinin hem zenci olduğunu hem de olmadığını düşünmeye kalktığımızda da karşılaşırız. Öte yandan, aynı olanaksızlık gerçeklik bakımından da geçerlidir. Bir varlık belirli bir anda insan olup aynı anda insan olmamazlık edemez. Düşüncede ve gerçeklikte bu olanaksızlık söz konusuysa, bu, dile getirmede de söz konusudur. Gerçeklikte karşıt niteliklerden ancak birine sahip olabilecek bir şeyin, ya da, düşüncede karşıt niteliklerden ancak birine sahip olarak tasarlanabilecek bir şeyin, dile getirirken karşıt niteliklerin ikisine de sahip olabileceğini iddia etmek saçmalıktır. Aristoteles başka kanıtlar da getirir. Örneğin: Eğer aynı özne ile ilgili bütün çelişikler aynı zamanda doğru olurlarsa, bir şeyin süt ya da dondurma ya da yoğurt ya da peynir ya da ayran vb. olduğunu söyleyenlerin hiçbirinin yanılması olanaklı değildir. Dolayısıyla “bir şey”, aynı zamanda “her şey” de olabilir. Bu nedenle, hiçbir varlık diğerinden “farklı” değildir. Çünkü farklı olduğunu iddia etmek, onu olduğu şey kılan, ona hâs niteliklerin bulunması demektir. Ama çelişkinin mümkün olduğu kişi için, hiçbir şey hiçbir şeyden farklı bir doğaya sahip olamaz. Dolayısıyla, bu kişi için, hiçbir şey yoktur ki, belirli bir şey olsun. Dolayısıyla, bu akıl yürütme zincirine bağlı kaldığımızda, bir şey aynı zamanda her şey olabilirken, her şey de aslında tek bir şey haline gelir. Ama Aristoteles’e göre, hiçbir insan yoktur ki bazı şeylerden kaçınıp diğerlerinden kaçınmasın. O halde, her şey hakkında değilse bile, hiç olmazsa daha iyi ve daha kötü üzerinde insanların kesin yargıları olduğu ortaya çıkmaktadır. Örneğin belirli bir hastalığa yakalandığımızda, şeylerin gerçekten kendilerine has ve onları diğer şeylerden ayırt eden bir doğaları olmasa, ya da bu iddiaya hakkıyla inanabilsek, belirli bir ilacı almak yerine, yalnızca su içmekle yetinip iyi olmayı bekleyebilirdik. Ama biz suyun –o hastalıkla ilgili- iyileştirici bir doğaya sahip olmadığını biliyorsak, suyu değil de ilacı almaya yöneliriz. Aristoteles’e göre, kendilerini bu tür açmazlara sokan görüşlerini düzeltebilmek için, Protagoras ve onun gibi düşünenlerin “bir nesnede görünüme gelen her şeyin var olduğu”nu söylemekten kaçınmaları gerekir. Çünkü bir nesnede “her şey” değil, yalnızca “gören insan”ın ona göründüğü “an”da ve göründüğü “anlam ve koşullar altında” gördüğü şeyler vardır. Aristoteles, gerçekten de aynı şeylerin ne herkese aynı şeyler olarak göründüklerini ne de aynı insana her zaman aynı şeyler olarak göründüklerini iddia etmektedir. Tersine, çoğu kez aynı anda birbirine karşıt şeyler olarak göründüklerini kabul eder. Ama burada dikkat edilmesi gereken nokta, niteliklerin hiçbir zaman aynı duyuya, aynı bakımdan, aynı koşullarda ve aynı zamanda karşıt görünememesidir. Bunlar, her şeyi duyu verileriyle sınırlayan Protagoras’ın iddialarını ortaya atarken dikkate almadığı koşullardır. Bu koşullardan dolayı, birbirine karşıt olguları dile getiren yargılar aynı anda doğru olamazlar. Belirli bir anda, bunlardan ancak biri, bir başka anda da ancak diğeri doğru olabilir. “Doğru” diye nitelenebilecek yargıysa ‘olan’ın ‘olduğunu’, ‘olmayan’ın ‘olmadığını’ dile getiren yargıdır. Dolayısıyla yargı, ancak, var olanla bir özdeşlik gösteriyorsa doğru olabilir. Böylelikle Aristoteles, “Her söylenen doğrudur” diyen Protagoras’ın karşısına, ilkin, var olanlar hakkında “her şeyin söylenemeyeceği” iddiasıyla çıkmış; belirli bir nesne ya da onun niteliği hakkında ancak birbirine karşıt iki yargının söz konusu olabileceğini belirtmiş; son olarak da, bu iki yargıdan ancak birinin var olana karşılık gelebileceğini göstermiştir. Aristoteles’in bu yaptığı, aslında, temel mantık ilkelerini reddederek bilgiyi olanaksız kılan Protagoras’a karşı, mantık ilkelerini yeniden tesis ederek bilginin olanağını göstermeye yönelik bir girişimdir.
|
||||













