Ana Sayfa 2006 'BİLGİ' Bildiriler Prof. Dr. Harun TEPE - PLATON- ARİSTOTELES'TEN N.HARTMANN'A İLGİ SORUNLARINDA ONTOLOJİK BAKIŞIN YERİ

Ziyaretçilerimiz

1 Mayıs 2008'den itibaren
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün46
mod_vvisit_counterBu hafta392
mod_vvisit_counterBu ay1648
mod_vvisit_counterToplam12559


Site Yöneticisi
Tasarım MNR

Pardus kullanır

Pardus... Özgürlük İçin...

Prof. Dr. Harun TEPE - PLATON- ARİSTOTELES'TEN N.HARTMANN'A İLGİ SORUNLARINDA ONTOLOJİK BAKIŞIN YERİ PDF Yazdır ePosta
II. Oturum

Bilgi ve varlık sorunları başlangıcından bu yana felsefe sorunlarının iki ana kümesini, epistemeloji (ya da mantık) ile metafizik (ya da varlıkbilim) felsefenin üç ana disiplininden ikisini meydana getirmektedir. Felsefe tarihi boyunca bu iki bilgi alanından bazen birisi, bazen diğeri öne çıkmış; yüzyılımızda, özellikle de yüzyılın ikinci yarısında belirgin olarak öne çıkan ise epistemoloji olmuş, varlık felsefesi oldukça ikincil bir disiplin konumuna düşmüştür. Bu nedenle, günümüz felsefesinde bilgi ve bilim felsefesi tartışmalarının diğerlerinden daha ağırlıklı bir yer tuttukları görülür.

20. yüzyıl felsefesinin bir özelliği olarak nitelenebilecek olan bu durum, herşeyden önce bilgi sorunlarının kök saldığı varlık sorunlarının ya da bilginin konu edindiği varolanlar düzeyinin göz ardı edilmesiyle açıklanabilir. Çünkü bilme edimine, bilinenin varolanla kurduğu yeni bir bağlantı, bilgiye de bu bağlantının bir ürünü olarak varolana katılan yeni birşey diye bakıldığında, bilmede görülen temel unsurların epistemolojinin sınırları dışına taştığı görülür. Başka bir ifadeyle, bilgi sorunları varlık sorunlarıyla da kesişmekte, bilgi ve varlık alanlarının sınırlarında bazı bilgikuramsal sorunlar yer almaktadır. Bu sorunların çözümü ise iki düzeyi de dikkate almayı gerektirmektedir. Aslında bilgi felsefesinin tartışma konularından birçoğunun bu iki alanın birlikte, ele alınmamasından kaynaklandığı söylemek de yanlış olmaz.

Bu sorunlardan birisi bilginin doğruluğuna-kesinliğine ve güvenilirliğine ilişkin tartışmalardır. İnsandaki bilme, kesinliğe ulaşma ya da bilgisinin doğruluğundan emin olma eğilimlerinin, yüzyılımızın bilgikuramsal tartışma çizgileriyle de birleşmesi sonucu bilgilerin kesinliği ve güvenilirliği ya da bunun olanaksızlığı tartışmaları, bilgi felsefesi çalışmalarının temel sorunsallarından birisi olur. Bilgiler kesin olma-olasılıklı olma ikileminde ele alınır, her tür bilgi, bu mutlaklık-görelilik ikileminden hareketle irdelenmeye çalışılır. Bugün çeşitli biçimlerde sürüp giden birçok bilgikuramsal tartışmada bu toptancı-genellemeci bakışı ya da yaklaşımı görmek olanaklıdır.

Bir yaklaşım, uygulandığı, kendisiyle iş görüldüğü alanda araştırıcıyı ya da onunla yola çıkanı yeni bilgilere ve görme olanaklarına götürebiliyorsa, elverişli bir yaklaşımdır. Ancak bu türden bir yaklaşımla yola çıkan incelemelerden bilgi birikimine ve ilerlemesine yeni eklentiler yapması beklenebilir.

Ontolojik yaklaşım ele alınan konuda doğru bilgilere ulaşabilmek için nereye/nerelere bakılacağına işaret eden bir yaklaşım olarak, bilgi felsefesi konusunda böyle uygun bir yaklaşım gibi görünmektedir. Hiç şüphe yok ki, bu onun elverişli tek yaklaşım olması demek değildir; aslında bir yaklaşım ya da hareket noktasıyla işe başlayan her araştırmacı, olanaklı çeşitli yaklaşımlardan birisini kendi araştırması için seçmiş olmaktadır. Bu nedenle ister farkında olsun ister olmasın her araştırıcının bir hareket noktasıyla, kendi seçtiği ve uygun bulduğu bir yaklaşımla yola çıktığı açıktır. Bunun bilincinde olup olmamak her şeyden önce araştırıcının araştırmacı kişiliği ilgili olmakla birlikte, bu durumun bilgisi ya da bilinci araştırmanın sonuçları açısından -genellikle- belirleyici değildir. Bu sonuçların başarısını belirleyen şey, yaklaşımın olanaklı yaklaşımlardan biri olduğunun bilincinden çok onun bu alanda yeni bilgilere götürmede elverişli olup olmamasıdır.

Yaklaşımla ilgili olarak açtığımız bu ayracı kapatarak, yeniden bilgi sorunlarında ontolojik yaklaşım konusuna dönersek, bu konuda ilk söylenilmesi gereken, ontoloji perspektifinden bilgi sorunlarına bakışın uzun bir tarihsel geçmişi olduğudur. Sokrates öncesi kimi filozofların (Parmenides'in varolma-bilme/düşünme bağlantısına ilişkin kimi açıklamalarının örneklediği gibi) söyledikleri bir yana bırakılırsa, Platon'un sonra da Aristoteles'in bilgide ontolojik yaklaşımın ya da varlık temelli bilgi görüşünün başlatıcıları olduğu söylenebilir.

Platon, gerek bilgi türleri/bilme tarzları arasındaki farklılığı serimleyen bilgi görüşüyle, gerekse bu farklılığı dayandırdığı varlık görüşüyle bilgi felsefesi tarihinde ilk büyük filozof olarak görülebilir. Ona bu yerini kazandıran, hem bilgiye ilişkin çözümlemeleri, hem de bilgi ile varolan ya da bilginin doğruluğu/kesinliğiyle bilginin konu edindiği varolanın yapı özelliği arasındaki bağlantıya, dolaylı bir biçimde de olsa işaret etmiş olmasıdır. Onun idealar temeli üzerine kurulu varlık görüşüne ya da yalnız ideaların bilgisinin kesin bilgi (episteme) olacağını öne süren bilgi görüşüne ne kadar karşı çıkılırsa çıkılsın, bu iki görüş -bilgi ve varlık görüşü- arasında, bilginin türü ve niteliğiyle bilinenlerin-varolanların türü ve niteliği arasında kurulan bağlantı öneminden bir şey yitirmez. Bu saptamasıyla Platon'un Aristoteles'ten de önce bilgide ontolojik bakışın, varlık temelli bilgi görüşlerinin başlatıcısı olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Genellikle yapıldığı gibi, Aristotes'i ontojik bakışın kurucusu ya da başlatıcısı olarak görmek, Aristoteles'in görüşlerin oluşmasında oldukça etkili olduğu açık olan Platon' un bu alandaki yerinin doğru saptanmaması anlamına gelecektir. Fakat Platon'a ilişkin bu saptamanın doğruluğuna karşılık, ontolojiyle ilgili tartışmalarda kendisinden sonraki filozoflar üzerinde daha çok etkili olanın ve yazılarında izlediği yolla ontolojinin kuramsal çerçevesini hazırlayanın Aristoteles olduğuna da şüphe yoktur. Burada söylenilmeyi çalışılan, Platon'un bu konudaki başlatıcı olma durumunun, bilgi-varlık bağlantısını dikkate alan felsefî çözümlemelerin göz ardı edilmemesi gerektiğini anımsatmaktan ibarettir.

Platon'da bilgi-varolan bağlantısını en açık biçimde izleyebildiğimiz yerlerden birisi Politeia'nın VI. Kitabında varolanlar ve varolma biçimleriyle, onlara ilişkin bilgi türlerinin ele alındığı bölümdür. Bu bölümde Platon bilinenleri ya da bilme konusu varolanları "görülenler" ve "düşünüleler"(kavrananlar) olmak üzere iki ana kümeye ayırır.Birinciler duyulara verildikleri, insanın farklı duyu organları vasıtasıyla bilinebildikleri halde; ikinciler ancak düşünmeyle bilinebilmektedirler. Burada varolmayı belirleyen bilme tarzı değil, tam tersine bilmeyi tarzını belirleyen varolma tarzıdır. İkinci türden varolanlar(düşünülenler-kavrananlar), yapı özellikleri nedeniyle ancak "düşünceyle görülebilirler"; duyularla algılanamazlar.

Görülenler(duyulanlar-duyulara verilenler), sularda ve parlak yüzeylerde görülen gölge ve yansılardan ve de benzeri şeylerdeki görüntüler ile bu görüntülerin yansıttığı nesnelerden, yani çevremizdeki hayvanlar, bitkiler ile insan yapımı eşyaların meydana getirdiği iki alt bölümden oluşmaktadır[1] . Görüntüler de asıl nesneler gibi varlığa sahiptir, birer varolandır. Gerçi varolmalarını, bu şeylere ve de yansı için gerekli olan diğer şeylere(ışık gibi) borçludurlar; ama bu onların da şeylerden ayrı varolmalarını engellemez.

Fakat duyulanlar-görülenler alanının(aslında görülebilenler-duyulabilenler ifadesi daha yerindedir) kendi içindeki bu farklılık, doğrudan onlara ilişkin bilmeye yollarına, sonuçta da ortaya konan bilgiye de yansımaktadır. Bu alanının birinci bölümünü oluşturan gölgeler-yansımalar "tahmin yoluyla" bilinmekte, ortaya çıkan bilgiler ise bir "tasarım"(aisthesis-doksa) olmaktadır. Canlılar ile yapılmış şeyler "inanç"(pistis) yoluyla bilinmekte, sonuçta ortaya çıkan bilgi ise, çeşitli alt türleriyle "kanılar"dır(gnosis, alethes doksa, alethes meta logou)[2].

Böylece genelliğinde duyulanlar-görülenler alanına bakıldığında, bu alanın bilgisinin, aisthesis-doksadan, elethes doksa meta logouya değin gidebilen; fakat sonuçta hep doksa(kanı) olarak kalmak durumundaki bilgilerden oluştuğu görülür. Kısaca bu alana ait herhangi bir nesnenin bilgisi, farklı dereceleriyle de olsa, bir kanı(doksa) olmaktan öteye geçemez.Bu ise doğrudan bu varlık alanının varolma tarzıyla ilgidir. Değişebilen ya da sürekli bir değişim halinde bulunan şeylerin oluşturduğu bir varlık alanından kesinlik beklememek gerekir. Bu nedenle, bu alana ilişkin bilgilerimiz, Platon'a göre, hep kanılar olarak kalmakta, hiçbir zaman epistemeye ulaşamamaktadır.

Platon yine aynı varlık-bilgi bağlantısından hareketle düşünülenler alanını ve bu alana ilişkin bilgilerin durumunu ele alır. Bu alan "hipotezler" ile "idealar"dan oluşan varlık alanıdır. Bunlardan "diskusif düşünme"yle elde edilen "hipotezler"in bilgisi, "bilimsel bilgi"(teleuete) "düşünceye görme" sonucu ulaşılan ideaların bilgisi ise felsefî bilgi(episteme)dir. Gerçi matematiğin ve geometrinin nesneleri, varlıksal özellikleri bakımından idealara en yakın varlıklardır; bu nedenle de onların bilgisi, ideaların bilgisine en yakın bilgidir[3] . Ama dayandıkları bazı temel varsayımlar nedeniyle bu alandaki bilgi, hiçbir zaman ideaların bilgisinin taşıdığı kesinliğe ulaşamaz; yalnızca ona en çok yaklaşan bilgi olarak kalır. Bu ise temelde, idealar ile hipotezler arasındaki varlıksal yapı farklılığından kaynaklanmaktadır. Varolmak için kendileri dışında birşeye dayanmayan, hep oldukları gibi kalan -değişim geçirmeyen- ideaların bilgileri, diğer bilgi türlerinde görülmeyen bir kesinlik derecesine sahiptir.

Platon'un varolma tarzı ile bilgi türleri, bilginin doğruluğu-kesinliği ile bilgi nesnesinin varlıksal özelliği arasında kurduğunu gördüğümüz bu bağlantı, bize, bilgi sorunlarına "ontolojinin ışığında" bakmanın iyi bir örneğini sunmaktadır. Bilgilerin kesinliği sorunu, bilgilerin doksadan epistemeye doğru sıralanışları, bilgilerin konu edindikleri varolanların yapı özellikleri temellinde irdelenmektedir.

Aynı ontolojik bakışı Aristoteles'in çeşitli çözümlemelerinde de görmek olanaklıdır. Doğruluk ile nesne arasındaki bağlantı ele alınırken bu bağlantı açık bir biçimde dile getirilir. Şeyleri, hep bir arada olan ve ayrılmaları mümkün olmayan şeyler, hep ayrı olan ve birleştirilmeleri mümkün olmayan şeyler ile hem ayrılmaları hem de birleştirilmeleri mümkün şeyler diye üç kümeye ayıran Aristoteles, bu varolanlara ilişkin bilgilerin doğruluk-kesinliklerinin, onların yapı özelliklerine göre değiştiğini söyler. Hem ayrı, hem de birleşik olabilen şeylerde, aynı düşünce hem doğru, hem de yanlış olabilmektedir. Şeyin birleşik ve ayrı olma durumuna göre, önce doğru olan bir ifade, sonra yanlış olabilmektedir. Buna karşılık, olduğundan başka türlü olamayan şeylere ilişkin bilgiler, bir doğru bir yanlış olamazlar; aynı şey ya hep doğru, ya da hep yanlıştır. Örneğin üçgenin değişmediği kabul edilmişse, onun iç açılarının toplamının bir zaman iki dik açıya eşit, bir zaman eşit olmadığını düşünemeyiz; çünkü bu değişme olması demektir[4].

Bu Aristoteles'in ontolojik temelli bilgi görüşünün açık ifadesidir. Doğruluk, nesne edinilin şeyin yapı özelliğini ortaya koyma işleminde yer almaktadır. Nesnenin yapısal özelliğini olduğu gibi dile getiren yargı doğru, olduğundan farklı dile getiren ise yanlıştır. Şeylerin, nesnelerin yapı özelliklerinin ne olduğu ya da bunun nasıl dile getirilebileceği türünden sorular bir yana bırakılırsa, geleneksel doğruluk görüşünün(uygunluk-correspondence) bir ifadesi olan bu doğruluk açıklaması, nesnenin yapısal özelliğiyle onun doğruluk-yanlışlığı arasındaki sıkı bağlantıya dikkati çekmiş olmasıyla da önemlidir.

Aynı ontolojik bakış ya da yaklaşımı Aristoteles'in farklı konulara ilişkin yazılarında görmek olanaklıdır. Akıl yürütme tarzlarına ilişkin çözümlemeleri de bunun bir örneğini oluşturur. Aristoteles akıl yürütme tarzları arasındaki ayrımı, akıl yürütmelerin izledikleri yoldan çok, onların dayandıkları önermelerin bilgisel durumuna göre yapar. Eğer akıl yürütmenin kendilerinden yola çıktığı öncüller ilk ve kesin bilgiler ise ya da onlara ilişkin bilgimiz bu tür öncüllerden geliyorsa, bu akıl yürütme tarzı "tanıtlama"(demostrasyon-apodeixis); akıl yürütme genel olarak kabul edilen kanılardan yola çıkıyorsa "diyalektik"; eğer genel olarak kabul ediliyor görünen, ama gerçekte öyle olmayan kanılara dayanıyor ya da genel olarak kabul edilen veya öyle görünen kanılara dayanıyor gibi görünüyorsa, bu aklı yürütme tarzı "eristik"tir[5].

Burada akıl yürütmenin türünü, sonuçta da onun bilgisel değerini belirleyen şey, akıl yürütme tarzı değil, akıl yürütmenin dayandığı öncüllerin bilgisel durumu olmaktadır. Dayanılan öncül ilk ve kesin bilgi ise,başka bir şeye dayanmıyorsa, yani akıl yürütme "tanıtlayıcı" bir akıl yürütme ise, ancak bu durumda akıl yürütmenin sonucunda bir kesin bilgi ortaya çıkabilmektedir. Diyalektik bir akıl yürütmenin sonucu, dayandığı öncüllerin ilk ve kesin bilgiler olmaması nedeniyle hiçbir zaman kesin bilgi olamaz; hep genel bir kanı olarak kalmak durumundadır. Aynı durum "eristik" akıl yürütme için de geçerlidir. Son iki akıl yürütme tarzına, dayandıkları öncüllerin bilgisel nitelikleri nedeniyle, kesin bilgilere ulaşma olanağı daha baştan kapalıdır.

Aristoteles'ten sonra bu ontolojik yaklaşım uzun zaman görülmez olur. Bilgi sorunlarının felsefe sorunları içerisinde ağırlıklı yerinin sürmesine karşın, sorunların ontolojik boyutu hemen hemen unutulur ya da göz ardı edilir. Bilgi sorunları ortaya koyanından, bilginin hakkında olduğu şeyden kopuk bir biçimde, hazır yargılar ya da ifadeler kümesi olarak ele alınmaya çalışılır.Bir anlamda bilgiyi bilgi kılan unsurların başında gelen bilgi nesnesi tartışma alanı dışına itilmiş, unutulmuş gibidir. Böyle olunca, nesneyi temele alan bir bilgi görüşüyle ya hiç söz konusu olmayacak ya da kolayca çözülebilecek tartışmalar uzayıp gider. Günümüzde de olanca yoğunluğuyla süren bilgiye ilişkin kesinlik tartışmaları bunun iyi bir örneğini oluşturmaktadır. Bilginin türüne, neyin bilgisi olduğuna ve ne tür bağlantı olduğuna bakılmaksızın yapılan tartışmalar, sürekli tekrarlanan kanıtlama ve akıl yürütme örnekleriyle bir sonuca ulaşmaksızın sürüp gitmektedir. Bu sonuçsuzluktan çıkarılan ve genelleştirilen başka bir sonuç da bilgide doğruluk ya da kesinlikten söz edilemeyeceği, doğruluğun göreceli olduğudur.

Tüm bu sonuçlar doğrudan ya da dolaylı, bilginin ontolojik temelleriyle ilgili görünmektedir. Doğruluğun-kesinliğin ne olduğu, hangi tür bilgilerin ne derece kesin ve doğru olabileceği türünden sorular, doğrudan bu bilgilerin konu edindiği, hakkında olduğu varolanın varlıksal yapı özellikleriyle ilgilidir. Bu yapı özellikleri, bilgi nesnesinin niteliğini, o da bilginin niteliğini ve kesinliğini belirlemektedir. Bilgilerin bir özelliği olan doğruluk da, bilginin yapı özellikleriyle doğrudan bağlantılı olduğundan, doğruluk-kesinlik sorunun ele alınması -bu arada diğer bilgi sorunlarının da - yukarıda kurulan bağlantı zincirini izlemeyi gerekli kılmaktadır. Aristoteles'in "ele alınan her konuda, ele alınanın doğal yapısının izin verdiği ölçüde kesinlik arama[yı] aydın kişinin özelliği"[6] diye görmesinin, bugün her türlü bilgiden aynı derecede kesinlik bekleyenlere söyleyecek çok şeyi vardır. Aristoteles'i izleyerek, doğruluk-kesinlik sorununu, bilgi nesnesinin varlıksal özellikleriyle bağlantılı olarak ele alındığında, bilgilerin göreceliği ve deneysel temellendirilebilirliğine ilişkin bazı bilgi sorunları varlık temellerini yitirmektedir.

Ne var ki birçok bilgi sorunu için yaşamsal bir önem taşıdığı görülen ontolojik bakış ve yaklaşım, Aristoteles'ten sonra uzun süre filozofların gündeminden çıkar. Temelleri Platon ve Aristoteles tarafından atılan bu yaklaşımı bilgi sorunlarına yüzyıllar sonra yeniden uygulayan ve geliştiren kişi Nicolai Hartmann olur.

Hartmann bilgiyi temelde bir varlık ilişkisi -hem de gerçek bir varlık ilişkisi- olarak ele alır. Bilgi, isteme, eyleme, umut etme gibi bilincin gerçek dünyayla kurduğu birçok ilişkiden biridir. İlk ya da temel ilişki de değildir[7] bir varlık ilişkisinde köklenen ve kendisi de bir varlık ilişkisi olan -kurulmasıyla varlığa gelen- bilgiye ilişkin sorunların temelde bir varlık sorunu olduğunu, bu nedenle gnoseolojiye değgin her kuramsal incelemenin kaçınılmazcasına ontolojiye geri gitmek durumunda olduğunu söyler. Ona göre, özne-nesne ilişkisinin gnoseolojik özü, ancak bu ilişkinin ontolojik özünden hareketle anlaşılabilir[8]

Hartmann bilgi ilişkisinin kategerik çözümlemesini yaparak, aslında bilginin varlık ile bilgi kategorilerinin kısmî örtüşmesi olduğunu söyler. Bilgi varlık ile bilgi kategorilerinin kısmî örtüşmesiyle olanaklı olmaktadır. Bu iki kategori grubu arasında bir kesişme, örtüşme olmasaydı, bilmek, sonuçta da bilgi söz konusu olmazdı. Aynı şekilde, bilgi ile varlık kategorileri arasında tam bir örtüşme olsaydı, bilinmeyen bir şey olmazdı. Ama gerçekte durum bunun aksini göstermektedir. Ne bilginin olanaklı olmadığı, ne de her şeyin bilindiği kabul edilip savunulabilir. Şu açıktır ki,nesne hiçbir zaman tam olarak bilinememektedir. Nesnenin ancak küçük bir kısmı tasarımlanabilir olup, onun da daha küçük bir kısmı gerçekten tasarımlanmaktadır. Nesnenin bir bölümü ise hep bunun dışında kalmaktadır. Bunun nedeni, insanın bilgi kategorilerinin, anlama yetisi kategorilerinin hiçbir zaman varlık kategorileriyle tam bir özdeşliğe sahip olmaması, yalnızca kategorilerin bir öbeğinin nesnelerde ve bilgi tasarımlarında ortak olabilmesidir.İşte bu kısmî örtüşme, bilinenin bilinmesinin, bilinmeyenin de bilinmemesinin nedenidir. "Nesnede bilinebilirliğin sınırı kategoriyel özdeşliğin sınırı ile çizilmektedir".[9] Bir düşüncenin varolana uygun olabilmesi, ancak bilgi kategorilerinin varlık kategorilerine uygun düştükleri kadarıyla olanaklıdır.[10]

Bilginin olanağını kategoriyel özdeşlikte, bilgi ile varlık kategorilerinin kısmen de olsa kesişmelerinde gören Hartmann, aslında bilgiyi örtük bir varlık ilişkisi olarak ele alır; bilgi sorunlarını temelde bir varlık sorunu olarak irdeler. Çünkü yalnız bilgi nesnesi bir varolan değil,aynı şekilde özne de bir varolandır. Tüm ilişki bir varlık ilişkisidir.[11] Böyle olunca tüm bilgi kuramı, kendi sorununu varlık kuramı temelinde ele alır; bir varlık kuramı temelinde kendine bir yer bulur.

Aynı durumu, bilginin iki temel öğesi özne ile nesnenin ilişkilerinde de görmek olanaklıdır. Gerçi her bilgide bir bilen ile bir bilinen, bilginin bir öznesiyle bir nesnesi birlikte bulunmaktadır; ilişkinin bu iki öğesinin, nesne ve özne kaldıkları sürece, bu ilişkiden koparılmaları da mümkün değildir. Her ikisi de neyseler birbirleri içindirler; sıkı bir karşılıklı bağımlılık, bir korrelasyon ilişkisi içindedirler.[12]

Bilgi ilişkisine bütünlüğünde bakıldığında bu karşılıklı bağımlılığı görmemek, bu öğelerden birinin eksikliğinin bilginin ortaya çıkmasını engellediğini fark etmemek olanaksızdır. Buna karşılık, bilgi ilişkisinde nesne ile öznenin yerleri farklıdır. Hartmann bilgide ağırlığı daha çok nesneye verir. Bunu açıkça belirtir: "Bilgi ilişkisinde yalnız nesne belirleyici, özne de yalnız belirlenendir."[13] Bu nedenle, bilmenin özne açısından ifadesi olan "kavrama" yerine, Hartmann Fichte'nin "bilgi öznenin nesne yoluyla belirlenmesidir" tanımını daha doğru bulur. Bunun nedeniyse bilme edimiyle özne ve nesnede olup bitenler, meydana gelen değişikliklerdir. Bilme ediminin gerçekleşmesiyle öznede bazı değişiklikler olur, nesnenin bir "tasarım"ı ya da "imge"si ortaya çıkar.[14] Buna karşılık bilgi nesnesi, özneye, bilinmesine kayıtsızdır.Bilme edimi sonunda ne nesnede yeni bir şey oluşur, ne de nesnede başka herhangi bir değişiklik meydana gelir. Nesne nasılsa öyle kalır. Bu nedenle Hartmann, "nesnenin kendi varlığında nesne üstü olduğunu", olanaklı bir bilgi nesnesi olarak nesnenin, bir özne tarafından nesneleştirilip nesnelleştirilmesinden ve ne derece nesnelleştirildiğinden tamamen bağımsız olduğunu söyler.[15]

Nesnenin özne karşısında bu kayıtsızlığı ve kendinde varlığı, Hartmann'ın bilgide nesneye ağırlık vermesinin temel nedenini oluşturur. Bu aslında varolanın bilinene karşı özelliğidir. Varolanın bilinmesinden, nesneleştirilmesinden bağımsız olarak varlığını sürdürmesi, varolanın varolmak için bilgiye, varlık görüşünün de bilgi görüşüne önceliğinin bir göstergesidir. Fakat varlık ile bilgi kuramı ilişkisi, bu kadar yalın ve tek yönlü bir ilişki de değildir. Bu iki kuram karşılıklı ilişki içindedir. Varlıkta bilinebilir olan, yalnız gnoseolojik[16] olarak bilinir, ama bilginin ve nesnenin varlığı da yalnız ontolojik olarak anlaşılabilir. Böyle olunca, bu iki sorun yalnız birlikte ele alınabilirler, birbirinden ayrılmaları olanaklı değildir.[17]

Bu, bilgi ve varlık kuramı ilişkisinin bir circulus vitiousus olması anlamına da gelmez. Hartmann'a göre, bu ikisinin temel ilişkisi bilginin varlığın içine yerleştirilmesidir. Gnoseolojik bakış, ratio cognoscendiyi izleyerek, bilgi nesnesi olarak varolanın ancak kısmen kavranabildiğini bize verir; ontolojik bakış ise, ratid essendiyi izleyerek, bilginin nasıl nesnesiyle birlikte, kendisini taşıyan ve bağlantıyı sağlayan varlık dünyası tarafından belirlendiğini gösterir.[18]

Bu iki bakışın bilgi felsefesi içindeki yeri ya da bilgi-varlık ilişkisinin doğası, ancak bilgi ilişkisinin temelde bir varlık ilişkisi olduğunun; bilmenin öznenin varlık sınırları dışına taşan aşkın bir edim olduğunun ve de nesnenin nesne olması ötesinde bir varlığa sahip olduğunun gösterilmesiyle açıklığa kavuşabilir.Hartmann gerek bilgi sorununa ilişkin yazılarında, gerekse varlık sorunuyla ilgili yazılarında bu bağlantıyı, bilginin ontolojik temellerini ortaya koymaya çalışır. Çünkü bu temeller, bilginin niteliğini, sonuçta da bilginin doğruluk ve kesinliğini belirlemektedir.

Bu bağlamda Hartmann, iki varolma tarzından, real ve ideal varolmadan, buna uygun olarak da iki tür bilgiden, real ve ideal varlığın bilgisinden söz eder. Real varolma, kendi başına varolan, başka bir şeye dayanmadan ve bilinip bilinmemesinden bağımsız olarak varolabilen şeylerin varlık tarzıdır. Şeylerin, olayların, kişilerin, eylemlerin varlık tarzı bu türdendir.Bu, zamansallık, mekânsallık taşıyan, teklik gösteren şeylerin varolma biçimidir. Bu yalnız maddesel varolmayla da sınırlı değildir, real varolma tinsel oluşları ve durumları da kapsamaktadır.[19] Hartmann real varlığın temel özellikleri olarak şunları saymaktadır: (1) Oluş ve yok oluş kategorileriyle zamansallık,(2) bireysellik, teklik ve birkerelik, (3) real belirlenimin tamam olması. Bunların dışında real varolmaya yüklenen her şey, ancak onun bazı tabakalarına ilişkindir, genellikle de alt tabakalara.[20]

Bu kadarıyla da görülebileceği gibi, Hartmann real varlığın kapsamını oldukça geniş tutmaktadır. Real olmadan anlaşılan, genellikle yapıldığı gibi, yalnızca maddesel olma, mekansallık değildir. Real olma ne sadece maddesel olmadır, ne de maddesel olmaya bağlıdır; bu maddesel-inorganik varlıktan tinsel varlığa kadar uzanmakta, tabakalı bir yapı göstermektedir. Esas olarak da onun dört tabakası, dört ana varlık alanı söz konusudur: Fiziksel-maddesel varlık alanı, organik varlık alanı, ruhsal varlık alanı ile tinsel-tarihsel varlık alanı. Her varlık alanının, her tabakanın kendine özgü kimi ilke ve yasaları -bu arada kimi ortak ilke ve yasaları da- vardır. Daha üstteki varlık tabakaları alttakilerce taşınmaktadır; ama ancak kısmen onlar tarafından belirlenmektedir.[21] Ama üst varlık tabakaları esas olarak alttakilerden bağımsızdır.

"Bilgi kendisi tinsel varlığın bir biçimi"[22], bilme temelde tinsel bir edim de olsa, bilgi nesnesinin her dört tabakada da yer alabileceği, bilme ediminin her dört varlık alanındaki varolanlarla da bağlantı kurabileceği açıktır. Hatta bilme, tinsel bir edim olarak kendine yönelip, kendini de nesne edinebilir. Bilgi kuramının yaptığı da budur.

Her varolan, bilgi için olanaklı bir nesnedir. Ama bilgi her durumda aynı özellikleri göstermez.Bilgide nesnenin varlık alanına göre kimi farklılıklar görülür. Her türlü varolan aynı biçimde bilinebilir değildir. Real varlık alanı içinde de bilinme derecelerinde farklılıklar görülür. Bu farklılıklar tam olarak tabakalılığı da izlemez. Nesnenin tine uzaklığı ile de tam bir koşutluk göstermez. Tine en uzak varlık alanı olan fiziksel-maddesel varlığın bilinmeye en kapalı, en az bilinen varlık alanı olduğu; buna karşılık tinsel varlık alanının, tin için en kolay ve en çok bilinen varlık alanı olduğu da söylenemez.[23] Ama bir şey çok açıktır, nesnenin varlık alanıyla bilinmesi arasında doğrudan bağlantı vardır, yani nesnenin varlıksal özelliği bilinmeyi doğrudan etkilemektedir. Hartmann'ın bilgiye ontolojik bakışla vurgulamak istediği noktalardan biri de budur.

Hartmann, iki temel bilgi yönelimini- intentio recta ile intentio obliquayı- dikkate alarak, varlık alanlarına göre, nesnenin verilmişliğini araştırır. Sonuç, bilginin deneysel yanı olarak anlaşılan verilmişliğin, real varlığın iki uç tabakasında, yani şeysel-maddesel varlık alanı ile tinsel varlık alanında en fazla olduğu; ortadaki varlık alanlarında ise verilmişliğin çok sınırlı ölçülerde kaldığıdır. Özellikle yalnız refleksiyonlu bakışın iş gördüğü ruhsal ya da psişik varlık alanında verilmişlik en alt düzeyde gerçekleşmektedir. Bu nedenle, bu varlık alanı, bilgisi en güç edinilen alan olmaktadır.[24]

Buna oldukça benzer bir derecelenmeyi, bilmenin olanağının koşulunu da oluşturan, bilgi ile varlık kategorileri ilişkisinde görmek olanklıdır.[25] Bilgi ile varlık kategorilerinin en fazla birbirine yaklaştıkları yer anorganik varlık alanıdır. Organik ve psişik varlık alanında bu ikisi oldukça birbirinden uzaklaşmakta, tinsel varlık alanında ise yeniden bir yakınlaşma görülmektedir.[26]

Tüm bu benzerliklerden çıkan sonuç, bilginin bilgi nesnesinin varlıksal yerine ve özelliğine göre kimi değişiklikler geçirmesi, başka bir deyişle, bilinen şeyin varlık alanının, bilinme derecesini doğrudan belirleyen bir faktör olduğudur. Nesnenin varlıksal özelliğini dikkate almayan bilgi görüşleri, bu farklılığı da gözden kaçırmakta, örneğin yalnız matematiksel varlık alanı için söz konusu olabilecek kesinliği her türlü nesne için talep etmektedirler. Hartmann'ın yaptığı türden bir ontolojik çözümlemenin kimi eleştirilebilecek yanlarına karşılık -tinsel varlık alanındaki yüksek verilmişlik ile bilgi ve varlık kategorileri arasındaki yakınlaşma olmakla birlikte, bu alanda henüz matematikteki ya da doğa bilimlerindeki kesinlik düzeyine ulaşılamamasında olduğu gibi- bilgiye bu çözümlemeler yapılmadan toptancı bir bakışla yaklaşan bilgi görüşlerine söyleyebileceği bir şeyler olsa gerektir.

Real varlık alanındaki tabakalanmaya göre, nesnelerin bilinme durumlarının çözümlemesi yanında, Hartmann, genel olarak ideal ve real varlığın bilgisi üzerinde de durur. İdeal ve real varlığı bu açıdan da karşılaştırır.[27] Bu karşılaştırmanın sonucuna göre, real varlığın bilgisi, ideal varlığın bilgisinden farklı olarak, hem a priori hem de a posteriori bilgi olabilmektedir. Real varlıklar tekliğe sahip olduklarına, belli bir zamana, genellikle de belli bir mekâna sahip olduklarına göre, bunların a posteriori bilgilerinin olmasından daha doğal birşeey olamaz. Fakat bunların a priori bilgileri de olanaklı olmaktadır. Hartmann bunu, bir yandan her bilmede a priori kimi unsurların bulunduğu noktasından hareketle -Kant'ın algılamada zaman ve mekânın saf görünün biçimleri olarak gören açıklamasını buna örnek verir- , diğer yanda ise kategoriyel ilişkiden hareketle açıklamaya çalışır. Ona göre real nesnelerin a priori bilgisinin genel koşulu, varlık ile bilgi kategorilerinin ilişkisinde yatmaktadır. Kategoriyel temel ilişki olarak adlandırılan bu ilişki, varlık ile bilgi kategorilerinin kısmî özdeşliği tezi, a priori bilginin koşulunu oluşturmaktadır.[28]

Diğer varlık tarzı ideal varolmaya, ideal varlığa gelince, onun real varlığın zamansallık, mekânsallık ile deneysellikten yoksun olduğu görülür. İdeal varlık hiçbir zaman teklik taşımaz. Sıkı bir sürekliliğe sahiptir, "daima vardır" ve de yalnız a priori olarak bilinebilir.[29]

Hartmann ideal varolmaya örnek olarak mantığın, matematiğin ve tüm değerler alanının varlık tarzıyla- ki bunlar "serbest ideal varolanlardır- başka bir nesneye bağlı olarak varolanların, özlerin, öze ilişkin yasaların, estetik nesnelerin varlığını -ki bunlar "bağımlı ideal varolanlar"dır- verir.[30] Her iki biçimiyle de ideal varlık genellik karakteri göstermektedir; real varlıktan ve dünyada gerçekleştirilmesinden bağımsız olarak varlığını sürdürmektedir.

Saf ideal varlığın bilgisine gelince, bu herkes tarafından iyi bilinen bir şeydir. Onu en azından matematikten tanımaktayız. Matematik örneğinde olduğu gibi, ideal nesnelerin bilgileri, tamamen a priori niteliktedir. Burada a posteriori bilgi söz konusu değildir; çünkü bu alanda teklikten, zamansallıktan söz edilemez. Bu nedenle ideal varlığa ilişkin her bilgi a prioridir. Çünkü ideal varlığın bilgisinde "deney" yoktur. İdeal varlık alanında yalnız genel olan vardır. Bu ise onun a posteriori olarak bilinmesinin olanaksızlığı anlamına gelmektedir.

Sonuç olarak, varlık tarzları arasındaki farklılık, bu varlık alanlarına ilişkin bilgiye de aynen yansımaktadır. İdeal ve real varlığın bilgisini birbirinden ayıran şey, salt ontolojik bir fark, nesnelerin varlık tarzları farkıdır. Yoksa ideal varlığın bilgisi de kendi başına, otonom a priori bilgidir.[31]

Nesnenin varlık tarzına bağlı olarak, real ve ideal varlığa ilişkin bilgiler arasındaki bu farklılık, doğruluk, özellikle de doğruluk ölçütü sorununa aynen taşınmaktadır. Hartmann doğruluğu, bilinçteki nesne tasarımının(imgenin) nesne ile uyuşması, nesneye uygun düşmesi olarak tanımlar.[32] Bilinçteki tasarım nesneye uygun ise bilgi doğru, değilse yanlıştır. Bu aşkın bir doğruluk anlayışıdır. Doğruluk, öznede yeni ortaya çıkan tasarıma ilişkin bir şey olmasına karşılık, yalnız bu tasarımın özelliği de değildir. Tasarımın, kendisinden bağımsız başka bir varolanla kurduğu bağlantının bir özelliğidir. Bu nedenle, bilgi gibi doğruluğun da aşkın olması gerekmektedir. Aşkınlık bilgi ilişkisinin doğasından kaynaklanmaktadır. Bilgiye ontolojik olarak bakıldığında, bilinçteki tasarım ile bilinç dışında kendi başına bir varolan olan nesnenin farklılıkları, ilişkinin aşkınlığı açıklık kazanmaktadır.

Yine bilginin aşkınlığında temelini bulan doğruluk ile doruluk ölçütünün de birbirinden ayrılması gerekmektedir. Doğruluktan, nesnenin imgesi ile aşkın nesnenin uyuşması anlaşıldığında, bunun olanaklılığı üzerinde tartışılamayacak bir konudur; fakat öznenin böyle bir uyuşmayı -ya da uyuşmamayı- bilmesi ve onu öteki durumdan ayırabilmesi, işte bu biraz sorunludur. Doğruluk ölçütü de bu noktayla ilgilidir. Hartmann böyle bir doğruluk ölçütünün olanaklılığına ilişkinin soruya olumlu yanıt verir. Böyle bir ölçüt olanaklıdır; ama bu ancak göreli bir doğruluk ölçütü olabilmektedir.

Bu ölçütün nasıl olanaklı olduğu, ne türden bir ölçüt olduğu konusunda yapılan çözümlemelere bakıldığında, burada da bilginin ait olduğu varlık alanının varolma tarzının doğrudan doğruluk ölçütünü etkilediği görülür. Çünkü Hartmann'ın ortaya koyduğu türden bağlantısal bir doğruluk ölçütü için, kendilerini negatif doğruluk ölçütünün hizmetine sunan iki "yeterince ayrışık" bilgi kaynağının olması gerekmektedir.[33] Ancak bu iki kaynağın yeterince ayrışık ve birbirinden farklı olması durumunda, birisi diğeri için doğrulayıcı olarak kullanılabilecektir. Sonuç olarak, Hartmann'ın göreli doğruluk ölçütü temelini, ikisi di bir ve aynı real nesnenin kavranılışı olan, iki farklı bilgi kaynağının birbiriyle uygunluğunda bulur.[34]

İşte bu noktada doğruluk ölçütü için gerekli iki kaynağın, iki dayanağın niteliği konusunda iki farklı varolma tarzı arasında temelli bir farklılık göze çarpar. Real ve ideal varlığın bilgisine ilişkin doğruluk ölçütleri, karşılaştırılan -ve aynı nesneye ait olan- iki bilgi kaynağının farklılığından dolayı birbirinden ayrılmaktadırlar. Hartmann'a göre real varlığın bilgisinde bu iki kaynak, a priori ve a posteriori bilgidir. Genel yasa biçimine sahip olan, genellik ve zorunluluk gösteren a priori bilgiye karşılık aposteriori bilgi, tamamıyla tek bir olaya ya da nesne durumuna bağlı kalmakta, olgusallık ve rastlantısallık özelliği göstermektedir. Bu özellikler, iki bilgi kaynağının kendi başlarına varolduklarını göstermede yeterli görülmektedir.[35] Böyle olunca da, yeterince ayrışık ve kendi başına olan bu iki kaynaktan birisi diğeri için doğrulayıcı olabilmektedir.

Fakat ideal varlığın bilgisine gelindiğinde, burada real varlığın bilgisinde görülen iki bilgi kaynağını, bunun sonucu olarak da iki bilgi türünü bulmak olanaklı değildir; çünkü ideal varlığın bilgisi tamamen a priori bilgidir. İdeal varlık yalnız genelliklerin alanı olduğu için, bu genelliğin bilgisi de yalnız genel bilgi olacaktır. Tüm genel bilgiler de zorunlu olarak a prioridir. Bu nedenle ideal varlığın bilgisinde a posteriori bir karşıt öğe bulunamaz.[36] Bu ikiliğe dayalı bir doğruluk ölçütü de elde edilemez.

Tamamıyla varlık tarzı farklılığından, ideal varlığın varolma biçiminden ve varlıksal özelliklerinden kaynaklanan bu sorunu Hartmann, ideal a priori bilgide bulduğu iki farklı kaynakla, doğrudan görü(unmittelbare Anschaung) ile dolaylı bakış(vermittelte Einsicht) ikiliği temelinde çözmeye çalışır.[37] Bunları konspektif sezgi5saf düşünme) ve stigmatik sezgi olarak adlandırır. Bu iki sezgi türü de, aynı ideal nesneler ilişkindir; ama onlardan farklı şeyleri, farklı tarzlarda bize ulaştırmaktadırlar. Birisi en genel yasallılıkları bize getirirken, diğeri genele ilişkin bir bilinç olmaksızın, en özel yapıları bize vermektedir. Bu nedenle ikisi uyum içinde değilse, bir yerde bir hata var demektir; yoksa iyi bakıldığında, ikisinin birbiriyle uyum içinde olduğunun görülmesi gerekir. Gerçi uygunluk doğruluğu göstermez -çünkü iki kaynak da aynı yanılgıyı taşıyor olabilir-, ama uyuşmama bir hatanın olduğunu gösterir.[38] Kısaca ifade etmek gerekirse, bilginin doğruluğunda ve kesinliğinde olduğu gibi, bir doğruluk ölçütü geliştirme sorununda da nesnenin ait olduğu varolanın varlıksal özelliği önemli rol oynamaktadır. Varlık tarzlar arasındaki farklılığı dikkate almayan, her türlü varolanı benzeşik gören ve aynı biçimde ele alan bir açıklama girişiminin doğru bilgilere ulaşması güç görünmektedir. Ontolojisiz epistemolojinin karşılaştığı birçok sorunun temelinde bu eksiklik yatmaktadır.

Hartmann'ın ontolojik temelli bilgi görüşünden hareketle, böyle bir bakışın bilgi sorunlarının çözümüne sağlayabileceği katkılar şöyle özetlenebilir:

1. Bilme yalnız bilinçte olup bitin içkin bir işlem olmayıp, her bilme ediminin bilinç dışına, kendi başına varolan bir varlığa uzanan açkın bir edim olduğu ortaya konulur. Buradan çıkan sonuç, idealist, öznelce bilinç kuramlarının, bilgi fenomeninin önemli bir yanını göz ardı ettikleri, bilmeyi bir yanıyla ele aldıklarıdır. Bilme yalnızca bir bilinç fenomeni değildir.

2. Yine bilgi edimin aşkınlığı ile yakından ilgili bir sonuç da nesneye ilişkindir. Ontolojik bakışla, bir yandan nesnenin kendinde varlığı, kurulan, sonradan oluşturulan bir şey olmadığı vurgulanırken; öte yandan nesne, bir bilinç varlığı olan ve bilmeyle varlığa katılan bilme tasarımı, imgesi ya da bilgi oluşumu olarak adlandırılan şeyden kesin olarak ayrılmaktadır. Nesne ile tasarımın(imgenin) ayrılması, ikisini de aynı şeymiş gibi ele alan, bu nedenle nesne sorununu içinden çıkılmaz bir karışıklığa sürükleyen görüşlere bir açıklık kazandırmaktadır.

3. Real ve ideal varlığın varolma tarzlarının farklılığının, real varlıktaki katmanlı ayrışık yapının ve kendini verilmişlik eğrisiyle a priori ve aposteiori bilgi eğrilerinin bu alanlarda gösterdikleri farklılıkların ortaya konulmasıyla, bu alanlardaki farklı bilinme dereceleri ya da farklı bilinebilirlik ve kesinlik durumları açıklığa kavuşmaktadır. Matematiksel bilginin kesinliğe neden en yakın varlık ve bilgi alanı olduğu, psişik varlığın bilgisinin neden en zor elde edilen, kesinlikten en uzak bilgi alanı olduğu anlaşılır kılınmaktadır. Varlık farkı gözetmeksizin, bilgiyi, tek bir tür olarak genelliğinde ele alan her türlü epistemolojik kuramın buradan çıkarması gereken bazı sonuçlar olmalıdır.

4. Bir doğruluk ölçütünün her şeyden önce bilginin ilişkin olduğu varolanın varolma tarzıyla bağlantılı olduğunun ortaya konulmasıyla, neden her türlü bilgi için tek bir doğruluk ölçütünün olanaklı olmadığı; ayrıca bir doğruluk ölçütünün bilinçle doğrudan bağı ortaya konularak, neden bir doğruluk ölçütünün ancak göreli ve negatif olabileceği gösterilmiştir.

PLATON- ARİSTOTELES'TEN N.HARTMANN'A
İLGİ SORUNLARINDA ONTOLOJİK BAKIŞIN YERİ
Prof. Dr. Harun TEPE
(Yayınlandığı Yer: Felsefe Tartışmaları 14, Temmuz 1993, s. 103-115)


DİPNOTLAR
(Metindeki yerine dönmek için dipnot numarasını tıklayın)
[1] Bkz. Platon, Politeia 509 d- 510 a.
[2] Bkz. Kuçuradi, Çağın Olayları Arasında, s. 103.
[3] M. Fleischer, Wahrheit und Wahrheitsgrund. Zum Problem und seiner Geschichte, Walter de Gruyter, 1984, Berlin - New York, s.6.
[4] Bkz. Aristoteles, Metafizik, 1051b-1052a.
[5] Bkz. Aristoteles, Topica, 100ab.
[6] Aristoteles, Nikomakhosa Etik, 1094b23.
[7] N. Hartmann, Neue Wege der Ontologie, 1947, s. 303-304.
[8] N. Hartmann, Grundzüge einer Metaphysik der Erkenntnis, 1965, s. 182.
[9] N. Hartmann, Erkenntnis im Lichte der Ontologie, 1982, s. 25.
[10] N. Hartmann, Neue Wege der Ontologie, 1947, s. 307.
[11] N. Hartmann, Zur Grundlegung der Ontologie,1965, s. 17.
[12] N. Hartmann, Grundzüge einer Metaphysik der Erkenntnis, 1965, s. 44.
[13] N. Hartmann, Almanyada Yeni Ontoloji,1968, s. 47.
[14] Aslında ' bir nesneyi bilmek, öznenin bilincinde, kendisine yönelinilen nesnenin özelliklerinin yeniden ortaya çıktığı bir şeyin, yeni bir bilgi oluşumunun meydana gelmesi demektir" ( I. Wirth, Realismus und Apriorismus in Nicolai Hartmanns Erkenntnistheorie, Walter de Gruyter, 1965, Berlin, s. 111.
[15] N. Hartmann, EiLO, s. 12.
[16] Hartmann bilgi öğretisini epistemeloji yerine gnoseoloji olarak adlandırır. Gnoseoloji ya da bilgideki gnoseolojik yan, "nesnenin kavranmasına iliflkin soruya' karşılık düşen yandır(Hartmann, GMdE,s. 16). Bilgi nesnesinin kavranılmasına iliflkin sorunun ontolojik soruyla iç içeliği nedeniyle de Hartmann, tüm ontolojik-gnoseolojik sorular grubunu birlikte ele alır ve onları bilgi sorunundaki metafizik unsur olarak adlandırır.
[17] Hartmann, GMdE, s. 30.
[18] Hartmann, GMdE, s. 318.
[19] Hartmann, GMdE, s. 170-171.
[20] Hartmann, Möglichkeit und Wirklichkeit, Walter de Gruyter, 1966, Berlin, s. 335.
[21] Hartmann, Neue und alte Ontologie,Kleinere Schriftten III,1968, Walter de Gruyter, Berlin, s. 334.
[22] Hartmann, Möglichkeit und Wirklichkeit, 1966, s.335.
[23] Hartmann, EiLO, s. 19.
[24] Hartmann, EiLO, s. 23.
[25] Hartmann, EiLO, s. 24.
[26] Bilgi kategorilerinin varlık kategorilerine en çok yaklaştıkları yer ise, gerçeklik sınırının altında yer alan matematiksel varlık alanıdır. Bu nedenle matematik kesin bilgiye en fazla ulaşılan alandır.
[27] Hartmann, GMdE, s. 472-478.
[28] Hartmann, GMdE, s. 377-378.
[29] Hartmann, GMdE, s. 477-478.
[30] Hartmann, GMdE, s. 481-484.
[31] Hartmann, GMdE, s. 492-498.
[32] Hartmann, GMdE, s. 83.
[33] J. Junker, Nicolai Hartmann als Erkenntnistheoretiker, 1953, s. 138.
[34] Hartmann, GMdE, s. 430.
[35] Hartmann, GMdE, s. 438.
[36] Hartmann, GMdE, s. 477-478.
[37] Hartmann, GMdE, s. 512.
[38] Hartmann, GMdE, s. 536.