Ana Sayfa 2005 'VARLIK' Bildiriler Felsefeye Yolculuk 2005 3. Bildiri

Ziyaretçilerimiz

1 Mayıs 2008'den itibaren
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün47
mod_vvisit_counterBu hafta393
mod_vvisit_counterBu ay1649
mod_vvisit_counterToplam12560


Site Yöneticisi
Tasarım MNR

Pardus kullanır

Pardus... Özgürlük İçin...

PDF Yazdır ePosta

GÜNÜMÜZDE VARLIK ANLAYIŞI
(04.07.2005 – 11.00 / YASSICA ADALARI)

Prof. Dr. Şafak URAL
İstanbul Üniversitesi
Rektör Yardımcısı

 

Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
Bu gezinin düzenlenmesinde fikir olarak ve emek olarak katkısı bulunan herkese de teşekkürlerimi sunuyorum.,

Yapacağım konuşmamın önceki oturumlarda, Cengiz ve Faruk beyin konuşmalarının biraz devamı olsun istedim. Her ikisi de ‘ontoloji’, varlık felsefesi yaptılar. Söyleyeceklerimi çok fazla değiştirmeyeceğim ama, bir bütünlük olmasını istediğim için, başlık olarak ‘Günümüzde Varlık Anlayışı’ da diyebiliriz.

Hepinizin ismini bildiğini umduğum ünlü bir bilim adamı var, Laplace. Laplace’ı Newtoncu mekaniğin çok tipik bir temsilcisi diyebiliriz. Laplace’ın söylediği iki şey vardır. Bir tanesi, bir sağlam nokta verirseniz buradan başlayarak her şeyin geleceğini hesaplamak mümkündür. Söylemek istediği şey, Newton’cu mekanik öylesine bir sistem ki kainatta olup biten bütün olayları (hareketi) açıklama imkanına sahip olduğudur. Bu Newtoncu mekanik, evrendeki gök cisimlerinin ve hareket halindeki bütün cisimlerin geleceğini öngörebilmesine sahiptir. Laplace’a göre, eğer, yeteri kadar hesaplama imkanı verirseniz ve sağlam bir referans noktası bulursanız, bütün gezegenlerin ne zaman sonra nerede olacağı söylenebilir. Bu benim konuşmamın adeta bir özetidir. Yani hep üzerinde döneceğim. İkincisi, Napolyon, Laplace’ın kitabını (Dünya Dizgesinin Açıklanışı, 1796) okuduktan sonra, “burada tanrıdan hiç bahsetmiyorsunuz” diye sorunca, Laplace, “öyle bir hipoteze hiç ihtiyaç yoktu” diye cevap veriyor. Bunlar, benim konuşmamda üzerinde duracağım iki temel referans noktası olacaktır

...

Birincisi, mekanist anlayış, doğal olarak beraberinde determinizmi, diğeri ise, antik çağdan beri gelen bir düşünceyi getiriyor. İsterseniz şimdi bu iki düşünceyi, görüşü temele alarak ‘abductive’ bir şekilde bunların öncüllerini aramaya çalışalım. Sorunumuz mekanik ve onun sonuçları ile antik çağa kadar giden varlık anlayışıdır. İkisinde de varlık anlayışı çok temel iki unsurdur. Biz bir cisme baktığımızda, onunla ilgili ortaya koyabileceğimiz bilgiler, eğer günlük yaşam içerisindeysek temelli duyu organlarımızda olur. Biz duyu organlarımızla neyi alıyorsak, algıladığımız cismin varlığı hakkında bir takım enformasyonlar elde ederiz. Ama, duyu organlarımızın, o cismin bize özelliklerini verme açısından çok olduğu söylenemez. Çünkü algılayamadıklarımız vardır. Duyu organları yalnızca belirli yönlerini verir. Dolayısıyla, varlık ve duyu organları diye bir ayırım yaparsak eğer, (yani, varlık nedir diye iki günden beri her iki arkadaşımın söyledikleri varlık sorusuna dönersek eğer) duyu organlarımla algıladıklarımın mahiyetini sorgulamak gerekir diye kısaca düşünebiliriz. Bunun antik çağdaki (Cengiz beyin de gayet güzel anlattıkları gibi) temel bir felsefe problemi olarak karşımıza ilk defa çıktığını biliyoruz. Yine bildiğimiz bir şey var, bu dönemin mitolojileri. Aslına bakarsanız, (Cengiz bey), antik çağ ile modern çağ arasında düşünüş bakımından temel bir fark var dedi. Yeni ontoloji açısından bakarsak çok önemli bir fark olmadığını söyleyebiliriz. Bu yeni günümüz ontolojisi derken de günümüzde felsefi olarak ne anlamamız gerekiyor? Her dönemin birbirinden farklı türden bir takım bilgileri vardır. Eğer bilgilerin biz kendi içerisinde ne gibi özelliklere sahip olduğunu sorarsak, bunlardan bir kısmının günlük bilgi olduğunu biliyoruz ki bizim varlık anlayışımız da geniş ölçüde bugünkü bilgilerimizle sınırlıdır. Günlük bilgilerimiz, günlük yaşamda elde ettiğimiz bilgilerdir. Bunun yanı sıra dini bilgiler vardır. Bu dini bilgiler de insanlığın var olduğundan bu güne kadar hemen hemen her toplumda – çok istisna olabilir – bu bilgiler vardır. Sanat bilgisi de vardır ve sanat bilgisi dediğimiz zaman insanın özüne ilişkin bir bilgidir. Çünkü, insanın yapısı ve doğasıyla ilgili bir şeydir. Bunları çoğaltabiliriz ama burada bizim ilgimizi çeken iki bilgi türü vardır. Bunlardan birisi, felsefi bilgi, diğeri de bilimsel bilgidir.

Bilimsel bilgi deyince, günümüz anlamında bilimden bahsediyoruz, her dönemim kendine ait bilgi ve bilim anlayışı vardır. Dolayısıyla biz nesne hakkında bir bilgiden söz ediyorsak, bu bilgi bu gruplardan birisinin içerisine girebilir. Ama o bilginin de arkasında o bilginin işaret ettiği bir varlık anlayışı vardır. Şimdi biz günümüzün varlık anlayışının diğerlerinden ayrı olduğunu söylersek, demek ki, bütün bu bilgilerde değişik olan bir şeyi ele almamız gerekir.Benim burada söylemek istediğim varlık anlayışı, bu durumda günümüz bilimsel bilgilerin verileri ışığında olacak. Ama burada ister istemez bir sorun karşımıza çıkıyor. Günümüz biliminin ve günümüz felsefesinin varlık anlayışı ne derece örtüşebilir? Çünkü, bunlar farklı bilgi türleri olduğuna göre nasıl birbiriyle örtüştürebiliriz?

Günümüzde öyle bir bilimsel bilgi türü söz konusu ki bu bilimsel bilgi türü kendinden önceki bütün bilimsel bilgileri yeniden değerlendirme ve bilimsel bilgiyle etkileşim/ilişki içerisinde olduğu felsefi bilgiyi etkileme özelliğine sahiptir. Heidegger’in ontoloji anlayışı yeni ontoloji anlayışıdir. Çünkü Heidegger çağdaş bir filozoftur. Benim burada sözünü ettiğim kategorik olarak tamamen farklı bir bilimsel bilgi ve bu bilimsel bilgiye bağlı olarak ortaya çıkan felsefi bilgidir. Bu bilimsel bilginin önce ne olduğunu kısaca söyleyelim. Bu bilimsel bilgi, 1960’lı yıllarda ortaya çıkmış olan Kaos teoremine bağlı olarak ulaşılan bir bilgidir. Kaos teorisinden çok fazla bahsetmeyeceğim. Konunun gerektirdiği kadar bahsetmeye çalışacağım. Kaos teorisinin savunucularına eğer inanmak gerekiyorsa – ben gerçekten inanıyorum ve ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum –. Nasıl ‘Copernicus’ ve ‘Newton’un ortaya atıkları bilgiler dönemin bilim dünyasında bir çığır açmışlarsa, Kaos teoremine bağlı olarak ortaya çıkan bilgiler de kendinden öncekilerin tamamen dışında ve onlara göre bir devrim sayılan özellikler içeriyor. Kaos’un ne olduğu konusuna geçmeden önce, Kaos ile diğer varlık anlayışları arasındaki farklardan biraz bahsetmek istiyorum. Antikçağ filozoflarının söylediklerinin altında bir şey vardır. O da evrenin tasarlanabilir, kavranabilir, aklımızın bu evreni idrak edebilir özellikte olmasıdır. Fizik dünya ile ilgili bir takım bilgilerle uğraşıyoruz. Bu bilgiler bizim için aklımızla kavranabilir özellikte, (…….…) bu mitolojiler doğa olaylarıdır. Kendilerine has bir takım kalıplarla açıklamaya çalıştılar. Fakat daha sonra Antikçağda eski yunan dünyasında felsefe dediğimiz etkinlik doğdu. Bu felsefe etkinliğinin temel problemi varlık problemiydi. Çok basit olarak çevremize baktığımızda gördüğümüz şey, çeşitlilik ve sürekli bir değişmedir. Çevremize baktığımızda farklı nesneler ve özellikler görürüz, kimisi sıvıdır, kimisi gazdır, katıdır ve bunlar sürekli değişim içerisindedir. Fakat, bir şey daha görürüz, bütün bu değişiklik ve değişim hep aynı şekilde cereyan eder. Bir devamlılık ve birbirinin peşi sıra gelme özelliği vardır. Bu devamlılık dediğimiz şey ister istemez insanın akılla kavranabilir bir dünya içerisinde olduğumuzu kabul ettiğimizi gösterir. O zaman diyorlar ki, bir değişme var, bir süreklilik var, bir çeşitlilik var. Fakat bu çeşitliliğin içerisinde bir aydınlık var. Olsa olsa bu temelde yatan bir şeyi barındırır. Buna ‘Arkhe’ diyorlar ve bunu kavramaya çalışıyorlar. Bu ‘arkhe’nin akılla kavranabilir olmasının yanı sıra bir de bu ‘Arkhe’ye giydirilen bir takım özellikler var. İşte bunlar mitoloji olarak karşımıza çıkıyor, zaman zaman din olarak karşımıza çıkıyor.

Akılla kavranabilir olmanın bizim için bir başka temel bir özelliği de nedenselliktir. Nedensellikle sebepliliği biraz ayırmak lazımdır.Bir şeyin olmasının sebebini araştırabiliriz ama o nedeni anlamına gelmez. Felsefeye yolculuğa neden geldin, sebebin nedir diye sorulduğunda bir amaç doğrultusunda bu yolculuğa çıktığımızı söyleriz. Ama taşın düşmesinin sebebini sorduğumuzda, nedeni yerçekimidir derken burada bir amaç ya da sebeplerin dışında bir gerekçe aramak söz konusu değildir. Yalnızca olayların biri birinin arkasından gelmesinin anlaşılması söz konusudur. Benim burada söylediğim bir sebep aramaktır. Tabiatta bir nedensellik vardır fakat bu nedenselliğin arkasında bir sebep arıyoruz. Antikçağ’da en tipik ulaştığı nokta “finalite”, çünkü “Aristoteles”in en tipik özelliklerinden bir tanesi bir “finalite” araması, yani, her şeyin bir sebebe bağlı olduğunu ve o sebebin bir amaca yönelik olduğunu söylemesidir. Günümüze kadar terminolojisinde sebeplilik, nedensellik, neden arama biçimine dönüşür ama doğaya giydirilen bu “Causalite” Laplace’da karşımıza çıkıyor.

Newton’un,Galileo’nun,Kopernik’in,Kepler’in çektiği bir takım sıkıntılar vardır.Bu sıkıntılar özellikle kilise tarafından yöneltilen sıkıntılar olarak karşımıza çıkıyor.Bu baskıların arkasında yatan aslında çok ilginç bir şey vardır,fazla üzerinde durmayacağım ama bizi ilgilendiren nokta,antikçağ felsefesinde her şey insan aklına uygun olarak düzenlenmiştir ve ortaçağda bu yine geçerliğini koruyordu. (…….…) Yani tabiatta aynı zamanda bir finalite vardır. Bu finalite yaratanın, tanrının tabiatla beraber işe yaraması, iş görmesi olarak karşımıza çıkıyor. Fakat Kopernik’le ve Kepler’le beraber tabiat, matematik bir dille tasvir edilmeye başladı. Bu tasvir herhangi bir sebebin tabiatın içine atılması anlamına geliyor. Çünkü artık tabiatta herhangi bir müdahale söz konusu değil tabiattaki her şeyin bir nedensellikle cereyan etmesi söz konusudur. Dolayısıyla tabiattaki olup biten şeyler onun içerisinde bir yaratana ihtiyaç göstermiyor. Yaratan Laplace’ın söylediği gibi causalite’ye ihtiyaç duymuyor. Aslına bakarsanız bu görüş hemen filozoflar tarafından kullanıldı ve çok da ileriye götürüldü, çünkü Kepler ve Galileo zamanında bunun farkına varamadılar (…….…) Tabiat mükemmel bir makine, eskiden yaratan makinenin içerisindeydi, onun içerisinde bir gaye vardı, her şey o gayeye göre hareket ediyordu, bir sebeplilik içerisinde her şey gidiyordu. Ama Newton’da doruk noktasına ulaşan ve Laplace’da çok tipik olarak karşımıza çıkan şey artık tabiatın içerisinde bir gayenin aranması söz konusu değil, her şeyin matematik bir dille anlatımı söz konusudur. Matematik bir dille mükemmel işleyen bir makine karşımıza çıkıyor. Bu filozoflar aynı zamanda çok uyanık insanlardı. Bu açıdan bakarsanız bu filozoflar açısından Aristotelesçi bir tanrı anlayışına ihtiyaç yoktu. Tanrıya burada başta ihtiyaç var, burada mükemmel bir makineyi olsa olsa bir tanrı yaratır. Yani Laplace’ın söylediği bir ontolojiyi de beraberinde getiriyor. Bu ontoloji tabiat, fizik dünya ki bilim tabiattaki, fizik dünyadaki olup biten her şeyi hareketi çerçevesindedir. Yani Newton fiziğini düşünün, Newton’un bize söylediği bir tek şey vardır, o da hareketin izahıdır, bir cismin hareketinin izahıdır. Bu hareketin izahında matematik formüller dışında başka hiçbir şeye ihtiyaç yoktur. Bir tek şeye ihtiyaç vardır, o da bir nedenselliğin olmasıdır. İlginç bir taraf, bu yeni ontoloji yani causal dediğimiz şey aslına bakarsanız bu eski Aristotelesçi anlayışın bir devamı olan Newton’cu anlayışın ontolojisinin de bir öncekinden pek de farklı olmadığını gösteriyor, çünkü her ikisinde de (Aristotelesçi ve Newtoncu anlayışlar) temelde iki şey ortaktır. Bir tanesi nedenselliktir. Nedenselliği Newton’dan çıkarırsanız sistem çöker, nedenselliği Aristoteles’den çıkarırsanız o da çöker. Birisinde nedenselliğin içerisinde bir erek vardır, ötekinde ise nedenselliğin içerisinde bir erek yoktur. Ama erek zaten tabiatın içerisinde, onu yaratan tarafından, başlangıçta mükemmel biçimde bir hesap yapılmasıyla ortaya konmuştur.

Çok farklı noktalar da karşımıza çıkıyor, o da bizim tabiatı ne kadar anladığımızı ortaya koyuyor. Biraz evvel konuşurken dedim ki Galileo Seciatore isimli eserin önsözünde çok net bir şekilde, “tabiatın dili matematik ve geometri ile yazılmıştır, eğer onu anlamak istiyorsak bilmek lazımdır” der. Bakın, eskiden nicel - nitel ayrımı vardı. Bu ikisinin çok fazla birbirinden ayrımı yoktu, ikisi arasındaki farkı çok fazla dikkat almak söz konusu değildi. Fakat, ilkçağla birlikte nicel bilgi öne çıktı. Nicel bilgi ile nitel bilgi arasında çok temel bir fark vardır. Bir tanesinde aklımızın ürünü olan bir araç vasıtasıyla yani nicelikler vasıtasıyla, diğerinde ise aklımızdan bağımsız, akla hiç ihtiyaç hissetmeyen duyu organlarımız vasıtasıyla bilgi verebiliriz. Bu iki bilgi arasında bir temel ayrım vardır. Birini diğerinden türetebiliriz. Çok önemli görünmeyebilir, ama şu küçük hatırlatmada bulunalım, doğuştan kör olan bir kişiye kırmızının tüm özelliklerini anlatırsınız ama ona kırmızının ne olduğunu anlatamazsınız, tıpkı hayatında hiç ananas yememiş bir kişiye ananasın tadını anlatamamak gibi. Fakat böyle bir insan, aklıyla nicel bilgilerin tamamını kavrayabilir. Demek ki insan çok farklı bir yapıdadır. Bu farlılıktaki bir özellik bizim daha çok ilgimizi çekiyor. Peki, ben nesnelerle ilgili bilgilerimde hangisini temele koyacağım? Diyebilirsiniz ki aralarında bir fark gözetmemiz şart değil. Fakat aralarında bir fark gözetmem mutlaka gerekiyor, çünkü bir tanesini diğerine indirgeyememiş olmak, birini diğerinden türetememiş olmak iki farklı bilginin hangisinin daha açık, net anlatım olduğunu sorgulamamak anlamına gelir. Yeni ontolojide bu iki bilgi türünün tekrar birbirine karışması söz konusudur. Halbuki yeniçağla birlikte yani Kopernik’le başlayan dönemde karşımıza çıkan bir husus var, o da bizim fizik dünyaya ilişkin bilgilerimizin tamamen nicel türe ağırlık veriyor olmasıdır. Çünkü biraz evvel söylediğimiz gibi Newton fiziği kainatı açıklamaya çalışan bir sistemdir. Newton’un yaptığı şey yalnızca matematiği kullanmak, cisimlerin hareketini açıklamaktır. Yani Newton fiziğinin temellerinin bize sağladığı bir tek özellik vardır, o da cisimlerin nasıl hareket ettiğidir. Bu o kadar güvenilir, o kadar sağlam bir bilgi ki bunun dışında başka güvenilir bilgiyi aramamızın, soruşturmamızın bir manası yoktu. Fakat bu bilginin içerisinde yatan bir takım boşluklar aslında bu bilgiye bağlı olarak o hareketi temele alarak oluşturduğumuz varlık dünyasının, yani ontolojinin temelde bir takım aksaklıklar içerisinde bulunduğunu gösteriyor. O da şu: Tekrar Newton’a bağlı olarak Laplace’a dönelim. Newton demişti ki, eğer bir referans noktası söylerseniz ben bir cismin hareketini, ne zaman, nerede olacağını söyleyebilirim. Aynı zamanda ne zaman, nerede olduğunu da söyleyebilirim. Bu şu anlama geliyor, tabiatta hareket ve zaman diye bir şey vardır. Newton sisteminin bize örtük olarak söylediği bir şey vardır, o da bu kadar güvenilir şeyler söyleniyor ama zaman inkar ediliyor.

Ontoloji dediğimiz şey varlığa ilişkin bilgilerdir. Varlığa ilişkin bilgiler sistematik bir biçimde ilk defa antikçağ da karşımıza çıkıyor ve bunlar nicel ve nitel bilgilerin bir harmanıydı, sebepliliği dünyanın içine sokmuştu. Newton bu temelden ayrıldı,bu ayrılma içerisinde karşımıza nicel bilgi çıktı. Fakat biz gördük ki bütün bu bilgilerin içerisinde zaman diye bir şey yoktur. Şimdi sistemin zamanı bilerek inkar ettiğini söyleyemeyiz. Ama Newton fiziği çok tipik olarak, dünyanın yörüngesine bakıyoruz, dünyanın nerede olduğunu tam tespit ettikten sonra hesap yoluyla beş sene sonra dünyanın nerede olacağını söyleyebiliyoruz. Beş sene önce de nerede olduğunu söyleyebiliyoruz. Şimdi burada birincisi sıkı bir nedensellik vardır, ikincisi zamanla ilgili bir sorun vardır. Çünkü ben şu anı biliyorsam şu anın içerisinde geçmiş de var, gelecek de vardır. Geçmişin nasıl olduğunu biliyor olmam geçmişin şu an tarafından ve geleceğin şu ana bakarak nasıl olacağını, geleceğin de şu an tarafından içerilmesi söz konusudur. Zaman diye bir şey vardır. Her şey şu anda var, her şeyin şu anda olması, geleceğin olmaması ve geçmişin de olmamasından meydana geliyor. Dolayısıyla benim zaman diye bir şeyi varlık dünyası içerisinde tutmamam, tutamamam lazım. Peki bu durumda benim ontoloji anlayışım nasıl oldu? Çünkü ben Aristo zamanında bütün teolojiyi Aristoteles’in finalist anlayışı, ereklilik anlayışı içerisinde tuttum. Onu beğenmedim yeniçağa çıktım, yeniçağda yeni bir bilgi, nicel bir bilgi, güvenilir bir bilgi, ölçmeye dayalı bir bilgi, hatta beni duyumlarımdan bağımsız olarak ortaya koyan bir bilgi olarak karşıma çıktı. Öyle bir durum çıktı ki karşımıza, biz zamanı unuttuk. Zaman yok derseniz tabii güzel bir şey, yaşlanma olmaz ama doğma da olmaz, sağduyuya çok aykırı bir durumla karşılaşırız. Peki,bunu nasıl aşabiliriz? Bu konuda bir yargıda bulunurken onun çok fazla üzerine gitmemek lazımdır, onun kullandığı enstrümanlara bakmak lazımdır. Bu iki anlayışın da enstrümanında şu durum karşımıza çıkıyor. Galileo’nun söylediği bir şey var, eğer siz tabiatı anlamak istiyorsanız onun yazıldığı dili öğrenmeniz lazım, tabiatın yazıldığı dil matematik ve geometridir. Aslında bu bir devrim olmasına rağmen antik çağdan miras aldığı bir görüştür. Çünkü Galileo burada tipik olarak Platoncu ve Pisagorasçı bir geleneği takip eder. Her şey sayılardan ibarettir diyen Pisagoras’dı ve bunun bir başka versiyonu olarak Galileo’nun kullandığı bir başka dil de Euklides’çi geometriydi. Biz ontolojimizi kurarken matematiği ve Euklides’çi geometriyi kullanıyoruz. Fakat elimize yeni gelen yeni bir enstrüman daha var, buna fraktalEuklides geometrisini kullanırsak, bulutları, ağaçları tasvir ederken aslında bunları aşırı idealleştirerek tasvir ediyoruz. Yani Galileo’nun söylediği şey şu; sen bu tabiatı anlamak için Euklides geometrisini kullan ama (…….…) Enstrümanlar bana ne söylüyor,bir tanesi varlığın temel özelliklerinden birisi olan zamanla ilgili bir şey söylemiyor,ikincisi tabiatı anlamada kullandığım dil olan geometri de bir şey söylemiyor. (…….…) geometri diyorlar. Galileo haklı ama hangi geometriyi ve matematiği kullanacağız? Eğer biz

Eski ontoloji ile yeni ontoloji arasındaki farkı şöyle daha çarpıcı hale getirebiliriz. Ben bütün bilgilerimi kullanarak mesela burada hangi tür ağaçların yetişeceğini söyleyebilirim. Bunu söylemek çok kolay, çünkü toprağı tahlil ederim, burada yetişmiş bitki türlerine bakarım, iklimin durumuna bakarım ve burada nelerin yetişeceğini söyleyebilirim. Farz edelim ki bu bilginin arkasında bir ontolojik varsayımlardan oluşan felsefi bir sistem var ama ben mesela tam şu noktada hangi ağacın, ne zaman yetişeceğini söyleyemiyorsam, bütün bu söyleyebildiklerim bana yeteri kadar güvenilir bir bakış kazandırmıyorsa o zaman çok temelde bir fark ile karşı karşıya kalıyoruz. O da şu; aslında kaos teorisine kadarki bütün bilimsel bilgiler ve onun arkasındaki felsefi sistem hatta onunla ilgili olan teolojik sistem bir yaklaşımı ifade ediyor. Biz bugün biliyoruz ki tabiat yani gökcisimlerinin hareketi Newtoncu anlayışa göre işliyor. Yine bugün biz biliyoruz ki Newtoncu anlayışın dayandığı ilkelere bağlı olarak ortaya çıkan ontoloji bu varlık dünyasını yansıtıyor. (…….…) Bu yeni ontoloji kullandığı enstrümanlar ve felsefi temeller olarak diğerinden kökten tamamen farklı olması gerekir. Eğer siz bu farkı düşünemezseniz eski ontoloji ile yeni ontoloji arasında hem felsefi olarak hem de bilimin dayandığı temeller olarak çok köklü, çok radikal ayrıntıları görememiş hale gelirsiniz. Kaos teorisiyle uğraşan birisinin söylediği bir laf var, eğer çok büyük bir fizikçi veya matematikçi olsanız ve evrenin nasıl oluştuğunu, ilk başlangıçtaki halini matematik dille anlatacak bir formül bulsanız, bu matematik denklem size bugünkü evreni vermesine izin vermez.

Buradaki önemli konu şu; evren nedensellikten uzaklaşıyor ama evren probabilistik bir evren de değil artık. Kaosçular buna kaotik determinizm diyorlar.Çünkü biz hiçbir şeyi bütünüyle öngörebilecek bilgiye sahip değiliz, her şey çok aşırı hassas dengelere sahip. Dolayısıyla bugün bu şekilde varsa, bugün bu şekilde var olması başlangıçtaki şartlardan hareket ederek çıkaramayacağımız bir özelliktir. Yani ben bir gezegenin yörüngesini tespit edersem onun belli bir zaman sonra nerede olacağını söyleyemem. Bu durumda Newton fiziğinin harekete ilişkin dayandığı en sağlam temel çökmüş oluyor. Bu temel çöktüğü zaman ona bağlı bir çok şey de çöküyor. Bunların başına bir tek zaman kavramı geliyor. Düşünün, siz bir fizik sistemi kurdunuz, kurduğunuz sistem zaman kavramı, akan bir zaman. İşin bir başka özelliği kurduğunuz fizik sisteminin tabiatın basitleştirilmiş bir modelini vermesinin ötesinde bir meali yok.

Yeni ontoloji bana öyle geliyor ki kaos teorisinin ortaya koyduğu bir görüş olacaktır. Fakat benim anlayabildiğim kadarıyla kaos teorisi henüz tam anlamıyla kurulabilmiş bir anlayış değil, çünkü bununla beraber bir ahlakın olması lazımdır. Determinizmi atarsanız ahlak dünyası çöker, teoloji anlayışınız çok farklılaşır. Çünkü etik dediğimiz ahlak dünyasında her şey ince bir determinizm üzerine kurulmuştur. Düşünün,evrenin başlangıcındaki bütün şartları baştan biliyor olsanız bile bugünü öngöremiyorsunuz, hiçbir formül bugünü öngörmenize müsaade etmiyor. Bu durumda teoloji başka bir hale gelir, ahlak başka bir hale gelir, ontoloji başka bir hale gelir, elbette felsefe başka bir hale gelir. Yalnız burada kaos teorisinin öngördüğü ontolojinin teolojiyi dışladığını söylemek istemiyorum. Yani siz öylesine yüksek bir yaratıcı kabul edebilirsiniz ki o yaratıcının her şeyi ona göre düzenlemiş olduğunu söyleyebilirsiniz. Bir benzetme yaparak şunu söyleyebiliriz; bir satranç tahtası alın, bu satranç tahrası içerisine bir tane pire koyun, o pirenin hareketini yeterince gözlerseniz, hangi kareden nereye zıplayacağını teorik olarak çıkarabilirsiniz. Pire bir tane değil de her bir kareye birer pire koyarsanız artık sizin bunu yapabilme şansınız da ortadan kalkacaktır. Nitekim gazların kinetik teorisi de bundan başka bir şey değildir, bir oda içerisinde bir tek elektron veya molekül varsa bunun hareketini olasılık veya başka teorilerle saptayabilirsiniz ama sayısını artırırsanız artık bunların tek tek hareketini değil istatiksel ortalamasını alabilirsiniz. Bu aradaki farkı göstermesi açısından önemlidir.

Newton teorisinin yaptığı şey bir tek pirenin davranışına ait bir açıklama, ama tabiat bu kadar basitleştirilmiş değildir. Burada bir yönüyle varlık dünyasına ilişkin çok köklü bir değişiklik, bunun içerisinde nedenselliğe bağlı bir değişiklik, bunun yanı sıra teolojiye ilişkin bir değişiklik ve ahlaka ilişkin bir değişiklik söz konusu olmuştur.

Konuyu burada bitireyim. Sorularınız varsa sorularla devam edebiliriz.

Prof. Dr. Şafak URAL

GÜNÜMÜZDE VARLIK ANLAYIŞI
FELSEFEYE YOLCULUK
YASSICA ADALARI / FETHİYE