|
|
|
|
I. Oturum: Doç. Dr. Cengiz ÇAKMAK Öncelikle Münir beye çok teşekkür ediyorum, o zarif ve kibar telefonları için. Açıkçası başlangıçta pek gelmek istememiştim ama ısrarları sonucu geldim ve geldikten sonra da iyi ki geldim dedim,çok teşekkür ediyorum kendisine. Ayrıca burada tanıdığım Mehmet beye de teşekkür ediyorum, gerçekten bir çok insanı bir yerden bir yere sevk etmek, onların organizasyonunu yapmak oldukça zor bir iştir. Gördüğüm kadarıyla her ikisi de bu işi gayet güzel kotardılar. Bu sebeple teşekkür ediyorum. Beni bu olayda duygulandıran şey şu oldu; felsefenin akademi dışında sevilmesi ve çoluk çocuk sevilmesi, özellikle Tahsin beyden dolayı, çok büyük bir keyif verdi. Yapacağım konuşmada teknik ayrıntılardan kaçınmam gerektiğini düşünüyorum. Çünkü burada gerçek anlamıyla felsefe seven insanlar var ki felsefe sevmekle akademik anlamda felsefe yapmak birbirinden çok farklı şeydir. Açıkçası akademik felsefe de kuru bir felsefedir. Felsefeyi seven insanlarla konuşmaktan dolayı çok keyifliyim.Önce ne yapacağımı şöyle kısaca belirtmek isterim. Konuşmamın başlığında ilk filozoflar var. İlk filozoflarla başlamamın nedenini biraz sonra açıklayacağım. Bununla beraber felsefe kelimesini biraz açtıktan sonra varlık ve oluş meselesine girmeye çalışacağım. İlk filozoflar dediğimiz kişiler, bu topraklarda ortaya çıktılar. Özellikle kıyı kenti, bunu özellikle vurguluyorum bir kıyı kenti olan Miletos’da ortaya çıktılar. Felsefede kıyının önemini biliyorum ve onu da anlatmaya çalışacağım sizlere. Ne zaman yunan felsefesi ortaya çıktı? Başka felsefe akımları da elbette olabilir ama biz bunları tartışmıyoruz. Biz yunan felsefesi bağlamında konuşuyorsak M.Ö. 600’lü yıllarda bu topraklarda, özellikle İonya’da insanlar farklı bir düşünme tarzına girdiler. Farklı diyorum, neye göre farklı, göbeğe göre farklı. Göbekte gelenek vardı. Mutlaka başlangıçta belirli kültürel dogmalar vardı, dogmalar her zaman olumsuz anlama gelmez. Belli çerçeveler vardır, bu çerçeveler insanların kendileri, tanrı, doğa gibi belli sınırlarını çizer. Doğayı ve tanrıyı nasıl yorumlaması gerektiğini söyler. Başlangıçta bu çerçeveyi belirleyen bir gelenek, Homeros ile Hesiodes gibi yunanlı şairlerin çizdiği bir gelenek vardı. Dünkü tanışma toplantısında bazı şeyler ilgimi çekmişti, bunları felsefeyle bağlamak istiyorum. Felsefe insanın kendisini rahatsız hissetmesiyle başlayan bir durumdur. Rahatsızlık nerede başlar? İkincisi, felsefe insanın kendisini eksik bulmasıyla başlar. İşte bu eksiklik ve rahatsızlık, insanda bir takım dürtüleri uyandırır. Bir hareket başlar ve bu hareketin sonucunda da insan yola çıkmak ister. Yol sadece fiziki anlamda bir yol değildir, yani bir arayış başlar. Yunan dünyasında filozof kelimesi kullanılmadan önce kullanılan kelime history kelimesiydi. History bugünkü tarih anlamına gelmiyor, öğrenmek amacıyla yola çıkmak anlamına geliyordu. Kimdi bu öğrenmek amacıyla yola çıkanlar? İşte bu ilk filozoflardı, Thales’ti, Anaximandros’tu, Anaximenes’ti. Bu anlamda felsefeye yolculuk, tam anlamıyla oturmuş bir ifade oldu. Yola çıkan insanlar… Yola nasıl çıkılır? Neden yola çıkılır? Yola çıkmak nedir? Ben bunlarla başlamak istiyorum. Hemen şunu belirtmek isterim ki kıyı dediğimizde, kıyıya baktığımızda ne görürüz kıyıda? Kıyıda bir kere deniz var. Deniz farklı görüşleri çağrıştırır. Kara insanı hep sabit olmak ister. İçerdeki insanlar, belli görüşlerle kendilerini çerçevelendirmişlerdir ve bu görüşleri pek aşmak istemezler ama kıyı insanı, sınır insanı görüşleri aşmak ister. Filozof kimdir? Filozof, içinde bulunduğu çerçeveyle artık hayatı anlamlandıramayacağını, dünyayı anlamlandıramayacağını, yeni şeyleri açıklayamayacağını kavramış insandır. Yani eski sistem açıklamayı sağlayamayınca o zaman yeniyi aramak gerekir. Ne yapacaksınız, yola çıkacaksınız, gerçekten de yunanlı filozoflar histori geleneği çerçevesinde kendilerinde bulamadıklarını, kendi dünyalarında anlamlandıramadıklarını doğu toplumlarında arıyorlar. Yunanlı için doğu demek Mısır demektir, Mısır doğuyu temsil eder. Bunun içine Mezopotomya, Finike hepsi girer. Eksik hissettikleri şey yani aradıkları şey sophia... Benim bilebildiğim kadarıyla da insanlar başlangıçtan itibaren sophia’ya değer vermişlerdir ve sophia’yı aramışlardır. Şimdi artık philosophia’nın sophia’sıyla başlayalım. Nedir sophia? İnsana bakıyorum, vücut yapısına göre beyin yapısının daha gelişkin olduğunu görüyoruz. Herakleitos diyor ki; “insanın telos’u bilgeliktir, insan bilge olmak için ortaya çıkmıştır”. Peki nedir bilgelik? Bilgeliğin yunanda kelime olarak ustalık, usta olmak, beceri sahibi olmak demektir. Homeros’ın metinlerine baktığımızda örneğin kadının bilgeliği ev işlerini yapmaktır. Kralın bilgeliği, sophin diye geçer orada sözcük, iyi ve adil bir yönetim sağlamaktır. Yola çıkmak, bilgeliği aramak deyince demek ki eksiklik duyuyorsunuz. Bu anlamda uykudaki insanlar bu eksikliği duyamazlar, bu anlamda onlar için bilgeliğin de anlamı yoktur. Bilgelik için uyanmak gerekir, uyandığınız anda öyle bir yere uyanıyorsunuz ki bir arenadasınız ve karşınızda kızgın bir boğa var. Ya boğayı boynuzlarından yakalayacaksınız ya da o sizi ezip geçecek. Yunanda bilgeliğin birinci anlamı teknik bilgeliktir, teknik anlamda beceri sahibi olmaktır ve bu anlamda baktığımızda Thales bir köprü “mühendis”idir (tırnak içinde kullanıyorum, çünkü bu modern bir kelimedir, köprü yapan insandır) , bir takım becerileri vardır, doğayı kullanmada, doğayla ilişkisinde, örneğin zeytinyağıyla ilgili öyküleri biliyorsunuz, bunların ayrıntısına girmiyorum. İkinci anlamıyla bilgelik, kuraksis bilgeliğidir, yani yaşama bilgeliğidir, hayatınızı düzgün bir şekilde yaşayabilmektir. Yunan açısından bakıldığında ölçüler içinde yaşayabilmektir ki buna biraz sonra geleceğim. Üçüncü anlamıyla bilgelik, teorik bilgeliktir. Yunanca theoria kelimesi bugünkü teori kelimesiyle karşılanamaz çünkü theoria’nın içerisinde yunana özgü tinsellikler vardır. Theoria kelimesi de aslında gezip görmektir, seyr eylemektir, temaşa etmektir. Bugünkü tiyatro kelimesiyle aynı kökenden gelir. Yunan theoria’sı varlığı anlamak üzerine kuruludur, yunan theoria’sı bugünkü anlamda bilimseli belki kapsayabilir ama doğrudan doğruya bilimsel bir theoria değildir. Dördüncü anlamıyla sophia, noutik bilgeliktir, işte bu anlamına çok dikkat etmek gerekir. Yunanın nous dediğine bugün akıl diyoruz ama bizim bugünkü modern aklımız bu kelimeyi hiçbir şekilde karşılayamaz. Nous kelimesinin etimolojisine baktığımızda neosis’ten gelir, suneosis ile akrabadır. Neosis’te bir görme vardır. Aslında nous’un tam anlamı ferasettir; derinliğine görmektir. Kelime aslında şu anlamda kullanılır, gümbürtülü iki ırmağın birlikte akması. Gümbürtülü iki ırmaktan da söz konusu olan dünya ve ben. Felsefenin temel iki problemi varsa dünya(varlık) ve ben’dir, bunların ilişkisini anlamaktır. Yol kelimesi üzerine biraz düşündüm. Yol ve yolculuk deyince aklıma hemen bir çırpıda Odyseus’un yolculuğu geldi. Odyseus’un yolculuğu aslında bir tür arınma, öğrenme, hakikati keşfetme yolculuğudur. Yola çıkarken başka amaçlarla çıkılmıştır ama başka yerlere varılmıştır. Bu sebeple yola çıkarken önceden planlar, programlar yapılabilir ama felsefe tarafından yola çıkılmışsa o zaman yolu siz kuruyorsunuz. Herakleitos’un deyimiyle hakikate giden arayışta ne bir yol, ne bir iz vardır, yolu ve izi siz kendiniz açacaksınız ve nereye giderseniz gidersiniz. İkinci yolculuk benim açımdan çok keyif verici bir yolculuktur, Don Kişot’un yolculuğudur. Don Kişot’un yolculuğunu biz uzun yıllar önce kaybettik, çünkü varlık bilincimizi kaybettiğimiz anda Don Kişot tarzı yolculumuzu da kaybettik, çünkü Don Kişot varlığı pragmatik, rasyonal açılardan görmeyen bir adamdı. Pragmatik açılardan varlığı didik didik ettiğimizde değirmenler değirmendir ama Don Kişot açısından baktığımızda varlığın farklı bir boyutu vardır. Felsefe işte o boyutu arar. Artık varlık ve oluşa geçebiliriz. Felsefenin philo’suna baktığımızda Platon’un deyişiyle eros’un babası bolluktur, annesi yokluktur ya da tersi. Bakın yoklukla bolluk bir arada. Felsefe bilgisizliğimi anlayacak kadar bilgili olmakla başlar. Yani bendeki boşluğu anlamam gerekir. Platon’a göre filozof, tanrı ile budala arasında kalmış bir varlıktır. Her kim ki bu arada kalmıştır, filozoftur. Nedir o? Tanrı zaten her şeyi bilir ve araştırma yapmaz. Aptal ise her şeyi bildiğini sanır ve araştırma yapmaz. Kim ki filozoftur, kendi aptallığının, kendi boşluğunun farkına varır ve yola çıkar. Yola çıkmak, denize açılmak, bir anlamda bilinmeyene gidiyor olmak demektir. Eski yunan varlık anlayışı bir anlamda bilinmeyen bir tarzdaydı, izlenen bir varlıktı. Modern varlık anlayışına baktığımızda ise bilinen, keşfedilebilecek, bize kendini açıkça sunan bir varlık anlayışıdır. Herakleitos’u fazla benimseyen birisi değilim, açıkçası pek de tutmam. İlkçağla uzun zamandan beri ilgilendiğimden dolayı onun ilkçağ ile ilgili yazılarına bakayım dedim. Heidegger diyor ki; “kaybettiğimiz bir şey var ilkçağ filozoflarında”, orada bir şey var, bir öz var, varlığın özü var. Ne olabilir diye düşündüm buraya gelirken. Varlığı ele almanın birkaç yolu vardır. Birincisi varlığı ontoloji bağlamında ele alırsınız, buna protophilosophia denir. Aristoteles’in yaptığı budur. Bu rasyonel bir açıklamadır. Aslında bir tür derinliğine mantık çalışmasıdır. Ontologos kelimesine baktığımızda varlığın dilini anlamaktır, varlığın mantığını ortaya çıkarmaktır. İlk filozoflar varlığa bu anlamda yaklaşmıyorlardı. İkinci anlamda, varlığı nesneler düzeyinde görürsünüz. Biyolojik nesneler, cansız nesneler, kayalar, ağaçlar şeklinde bilimlerin böldüğü gibi bölersiniz ama o zaman da varlığı gözden kaybetmiş olursunuz. Üçüncü anlamda ki bu anlamı ben ilk filozoflarda gördüm, varlığı bir bütün halinde ele almak. Nedir bu? Varlığı insanın anlamı bakımından ele almaktır. İlk filozoflar varlığı varlık olmaları bakımından ele alıyorlardı ve burada insanın anlamını da, yerini de belirlemek istiyorlardı. İlk filozoflarda varlık ve dil ayrımını, özne ve nesne ayrımını göremezsiniz yani ben kendimi araştırmakla varlığı da araştırmış olabilirim. Ayrıca ilk filozoflarda varlık keşfedilmeyi bekleyen bir yapıdadır, kendini açıkça sunmaz, onun içine girmek, onu açığa çıkartmak gerekir. Herakleitos’un deyişiyle onunla aynı dili kullanmak gerekir. Modern varlık anlayışına baktığımızda ufalanmış bir varlık anlayışı, içi boşaltılmış bir varlık anlayışı, bir taş yığını varlık anlayışı vardır. Yani varlığın özsel hiçbir değeri yoktur. Yunanlı için onto ile var olanla keramata arasında çok net bir ayrım var. Keramata kullanılan nesnedir, benim kullanımıma, benim tasarrufuma açık nesnedir. Modern varlık anlayışının temel özelliği şudur; kullanabildiğim varlık vardır, istediğim gibi onu kullanma hakkım vardır. Yani ben onu kendi ilgilerim doğrultusunda şekillendirebilir, kullanabilirim. Modern varlık anlayışının en temel yönlerinden bir tanesi doğayı daha doğrusu varlığı bir taş yığını haline getirdiğimizde kendiniz de bir taş yığınısınızdır. Varlığın bir derinliği, bilgisi yoksa karşınızda gördüğünüz bir adamın da bir derinliği yoktur, ona her türlü işlemi yapabilme hakkını, meşruiyetini kendinizde bulabilirsiniz. İnsanın gözlerinin içine baktığınızda, elini tuttuğunuzda artık onun bir derinliği yoktur, o sizin için bir keramata’dır yani kullanma objesidir. Günümüzde insanların kullanımda olmasının sebebi, sözüm ona hayatını anlamsız vs. bulmasının sebebi bu varlık anlayışıdır. Bu varlık anlayışının son noktalarına baktığınızda kozmetik endüstrisini ve cerrahi estetiği görürsünüz. Yani ben kendi bedenimi bile kendi istediğime dönüştürebilirim. Yunandaki varlık anlayışı neydi? Yunandaki varlık anlayışını anlamak için şu terimlere bakmak gerekir; fuzis, cosmos, arke, logos. Hemen bunun altında başka bir terime bakılabilir, genelde hep buna bakılır; koyra, nomos, hibris ve dikın. Anaximandrosa baktığımızda, Anaximandros’ta oluşun ortaya çıkması yani var olmaklığımız, var oluşumuzun ortaya çıkması bir adaletsizliktir. İnsanın var oluşunda bir problem vardır, bir adaletsizlik vardır. Yani insanın, varlığın bir şeyden ortaya çıkışı bir adaletsizliktir. Adaletin yerine gelebilmesi için ortaya çıkışının bedelini ödemesi gerekir. Bu anlamda Anaximandros, oluşu ödenmesi gereken bir bedelle bağlar. Gerçekten bu bedeli fazlasıyla ödeyen kişi Herakleitos’dur. Herakleitos’a oluşu yani var olmanızı taşıyacaksınız. Oluşun dışına çıkmanın bir tek yolu var, kafanıza Magnum’u dayarsınız, beyninizi dağıtırsınız ama bu insanın oluştan kaçışını sağlamaz, sadece o kişi gider. Yani oluşu taşımak gerekir. Peki,yunandaki varlık ve oluş ilişkisi nedir? Aslında yunanda problem Homeros’la başlıyor. Bir yanda Akileus ve eşi Peplis var, onlardan diğer varlıklar gelmiş, onlar her zaman aynı kalıyor ama başka varlıklar var. Bir yanda hep aynı kalanlar ve öbür yanda ondan çıkanlar var. Hesiodos’a bakıyoruz; “kaos var” diyor. Kaos’un dağılmasıyla başka varlıklar ortaya çıkıyor ve onlardan da başka varlıklar çıkıyor yani her varlığın ortaya çıkışı büyük bir acı ve çatışmayla oluyor. Yani ortaya çıkmak bir çatışma sonucudur. Yunanca moyra kelimesi, her şeyin belli bir kurala ve düzene göre hakça paylaşılmasıdır, paylaştırılmasıdır. Yunanda bizim varlık anlayışımızda bulunmayan şey, her şeyin adil bir biçimde paylaştırılmasıdır, her şeyin hak ettiği gibi düzenlenmiş olmasıdır. Şimdi burada Herakleitos’un sözüne kulak verelim, Ayron dama oynayan çocuktur, krallık çocuğun elindedir. Nedir Ayron, hayattır, çocuktur, cezadan muaftır. Anaximandros da karşı bir tez geliştiriyor, diyor ki; “evet oluşta bir problem vardır ama oluşun kendisi adaletsiz değildir, hakçadır”. Çünkü oluşun ortaya çıkmasını sağlayan çocuk ki cezadan muaftır, çocukların sınırları yoktur, sınırı zaman içerisinde kazanır, sınır olmayınca ceza da olmaz, çocuk gönlünce oyununu oynar, gönlünce kumdan kaleler yapar, yıkar, tekrar yapar. Daha sonra başka bir kral ortaya çıkıyor, çocuk kraldı, ikinci kral savaş, oluşun kendisi. Savaş kimini köle, kimini özgür kılar. Savaş yani oluş her şeyin babasıdır, kimini köle yapar, kimini özgür, kimini tanrı olarak gösterir, kimini insan. Yunan varlık anlayışının birinci noktasını yakalayalım. Yunan varlık anlayışının kendine özgü bir dinamiği var, oyunu kendi oynuyor, istediğini savuruyor, düzenliyor, atıyor, parçalıyor. Bir amacı, telosu varsa bile biz bunu bilemiyoruz, sanki telos başı boş ortaya çıkmış, oyunu kendi oynuyor, neden çıkmış bilmiyoruz, neden böyle yapıyor bilmiyoruz. Daha sonraları Platon, Aristoteles bu yerleri doldurmaya çalışacaklardır. Bunun anlamı şu; ilk yunan filozoflarında varlığın bizim bilebileceğimiz bir amacı, anlamı yoktur ama adildir. Acımasız olabilir ama adildir. Ne demek şimdi adil? Toplumla ilgili bir kelime. Çocuk, oyunu çok adil bir şekilde oynuyor, herkese hak ettiği payı veriyor. Yunan varlık anlayışını anlamak istiyorsak bilmemiz gereken ikinci nokta, dike kavramına dikkat etmemiz gerekir, hak tanrıçası. Dike, düzgün doğru yoldur yani yolunda gitmek. Bu biraz da füzis kavramıyla ilgili. Her şey kendi doğasına uygun davranır. Aristoteles, füzis kavramını kendi sözcükleriyle ifade eder. Füzis kavramının 4. , 5. anlamı ya da 3, 4, 5 . anlamları söyler. Ama Aristoteles’in 1. anlamı yanlıştır, tabi bu önemli bir ayrıntı değil. Füzis’in anlamı; her şeyin kendine özgü bir doğası vardır, bir yapısı vardır ve her şey bu yapıya uygun davranmalıdır. Füzis bu açıdan önemlidir ve bu kadar açıklama burada yeterlidir. İkincisi ki bunu adaletle bağlayalım, her şey adil bir şekilde düzenlenmiştir, her şey kendi yolunda, mecrasında akmalıdır, zaten akmaktadır. Şimdi artık yavaş yavaş insana geliyoruz. Üçüncüsü ilk filozoflarda tanrısal yasa fikri gelişiyor. Bu bizim varlık anlayışımızda bulunmayan bir şeydir. Her şey bu tanrısal yasa uyarınca hakça düzenlenmektedir. Bu anlamda varlığın kendisi sınırlarını aşmıyor, sınırları aşan insandır. Bu çok net bir şekilde Herakleitos’da ortaya çıkıyor. İnsan yapısı gereği, doğası gereği çifte yönlü bir varlıktır. Bir yönünde mekrom var, sofrasine var. Hemen bunları anlatayım; sofrasine insanın başına düşen taş demektir. Bir taş var, ona sofrasines derler, yani adamın kafasına dank diye düşer. İşte sofrasine kelimesi daha sonra ılımlılık, ölçülülük anlamına gelir. Yani kafamıza taş düştüğü zaman ancak ölçülü olacağız. Peki insan ölçüsünü nasıl buluyor? İnsan ölçüsünü sınırları aşmaya kalkıştığı zaman buluyor. Sınırları aşmak demek dübris demektir. Tekrar edelim, yunan dünyasının önemli kavramlarından birisi olan moyra her şey yerli yerinde düzenlenmiş olmasıdır. Ama insanda ayrı bir durum vardır, her şey hakça düzenlenmiştir, insan doğru yolda gitmeli, doğasına uygun davranmalı, sınırlarını aşmamalıdır. Herakleitos diyor ki; “güneş bile sınırlarını aşamaz ama insan aşıyor”. İşte o zaman adalet ortaya çıkıyor, başka bir savaş ortaya çıkıyor. Herakleitos, “adalet savaştır”, diyor, çatışmadır, kavgadır. Nedir adalet yunanda? Adalet,yunanda çok nettir; sınırları aşanın cezalandırılmasıdır. Bizim varlık anlayışımızda böyle bir şey var mıdır? Bizim varlık anlayışımızda zaten sınır yoktur. Biz tamamen bir nübris varlığı olduk, mekrom kısmı bizde yok. Sınırlarımızı istediğimiz gibi aşabilir, kendi doğamıza uygun olanı bozabiliriz. İşte Heidegger’in aradığı şey buydu. Herakleitos diyor ki; “hakikati söyle ve doğana uygun davran”. Şimdi bir adım daha atalım, yunanın önemli terimlerinden bir tanesi cosmos terimidir. Yunan dünyasında özellikle ilk filozoflarda –ilk filozofların tarihini tekrar belirleyeyim, M.Ö. 585 diyelim- cosmos kelimesi; güzel takı anlamında kadınların taktığı takılara deniyor. İkincisi, güzel bir düzen anlamında askerlerin yatış düzenine cosmos deniyor. Cosmos kelimesinin bu anlamdaki, yani kullanılış anlamındaki mucidinin Herakleitos olduğu söylenir ama daha önce kullanılmıştır, örneğin Homeros’da bu terim geçiyor. Cosmos, yani her şeyi bir bütün halinde kurabilmek, varlığı meydana getiren onto’yu yani var olanı bir bütün halinde kurabilmek insanlık için önemli bir noktadır. Cosmos, içinde kendi yasasını barındıran bir yapıdır, yani dışarıdan gelmiyor. Bu anlamda yunan ilk filozoflarında tanrılar bile cosmos’un yasasına uymak zorundadırlar. Cosmos’un kendine uygun bir yasası bulunur. Daha sonraki terimleri açmaya başlayalım. Füzis, nesnelerin kendi doğasına uygun davranması ve nesnelerin esas yapısı anlamlarına geliyor. Şimdi bunu açacağım. Cosmos’u anlattık. Arke, ilk filozoflara Aristoteles’in yüklediği bir terimdir. Arke, her şeyin kökeni, neşet ettiği yerin kendisidir. Nomos, hem toplumsal yasa, hem varlıktaki yasadır. Koyra, her şeyi düzenleyen ve kimsenin gözünün yaşına bakmayan bir kaderdir. Ancak tabi ki bugünkü anlamda kaderle bir ilgisi yoktur. Dike, her şeyin doğasına uygun davranmasıdır. Hübris, sınırları aşmaktır. Modern varlık anlayışımıza baktığımızda en önemli unsurlardan bir tanesi, sirenleri öldürmüş olmamızdır. Sirenler, Homeros’da geçen bir sövgüdür. Odyseus bir gün gemisiyle bir adadan geçerken onu daha önce uyarmışlardır, derler ki; “bu adada sirenler vardır, insanı, gemicileri büyüleyen şarkılar vardır, sirenleri duyan gemiciler gemiyi bırakıp sirenlerin peşinden adaya gider ve parçalanır, orada mahvolur, bundan korunmak için kulaklarınızı bal mumuyla tıkamanız gerekir”. İşte biz varlığa karşı kulaklarımıza bal mumu tıkıyoruz. Heidegger’in deyişiyle, varlıkla aramızda bir diyalog, bir konuşma yok. Artık aramızda tek bir ilişki var; onu kullanma, didik didik etme, ufalama. Odyseus gemicilerin kulaklarına bal mumu tıkamasını ve kendilerini direğe bağlamalarını ister. Yunan aklıyla ilgili söylenebilecek bir şey varsa o da direğe bağlı bir akıl olmasıdır. Bakın, yunan aklı sirenleri yok etmiyor, bizim aklımız sirenleri yok eder. Bizim aklımız ya tam direğe bağlıdır ya da tamamen irrasyonale açıktır. Yunan aklı irrasyonali aklın sınırları içinde kavramak ister. Hep bir saklanan vardır, onu açığa çıkartmak gerekir. Altın arayanlar çok fazla sayıda toprak kazarlar, yani önce kazacaksınız. Yani hakikat size kendini hemen açmıyor. Öyküye dönelim, gemiciler kulaklarını bağlarlar ama o siren seslerini duydukça açmak isterler kendiliklerinden ve sirenlerin büyüsüne kapılmamak için bir düğüm daha, bir düğüm daha atarlar. Şimdi bunu varlık açısından analiz ettiğimizde bir kere sirenlerin öldürüldüğünü görüyoruz. Yani Heidegger’in deyişiyle varlığın içinin boşaltıldığını görüyoruz. İkinci açıdan baktığımızda, gerek yunanda gerek modernde durum aynıdır, sıradan insanların kulaklarını varlığa açmamaları gerekir. Zaten Herakleitos’un deyişiyle sıradan insanlar sağır gibidirler, varlıklarıyla yoklukları birdir. Onlar işitmiş olsalar bile anlamazlar. Üçüncü nokta, Odyseus kaçmıyor, yolunu değiştirebilirdi. Kulağına bal mumu da tıkamıyor. Kendini tamamen ona da açmıyor. Bu anlamda yunan varlığı yani logos bu iki varlığı kendinde barındırır; hem temkin hem de açılabilme. Yunanda bir gizemcilik varsa o da irrasyonaldir, bu sınırlar içinde söz konusudur. Yunan cosmosu aslında bir sophon’dur, yani cosmosun kendisi, varlığın kendisi bilgedir. Bizim için bu söz konusu değil. Bakın dışarıdan bir tabir yakıştırılmıyor. Daha sonraki tek tanrılı dinlerde bu bilge dışarıya alınacaktır, aşkın bir varlık anlayışı ortaya çıkacaktır. İlk filozoflarda bu yoktur. Bilgenin kendisi, sophondur. Bizim için artık varlık bilge olarak adlandırabileceğimiz bir şey değildir. İkincisi,bilgelik bunun kendisini bilmektir. Sözlerimizi toparlayacak olursak, bir yanda varlık var ve bilinmek istiyor, “ben gizli bir hazineydim, ortaya çıkmak istiyorum ve ortaya çıkacağım diyor” ve bunun bedeli çok ağır oluyor. Kim tarafından bilinecek? Yine kendisi tarafından? Kim o? İnsan! Varlığın mücadelesini anlayacak ve ona uygun davranacak olan insandır. Sanıyorum Heidegger buralardan hareket ediyor. Belki Kadir hocam anlatacaktır. Yani, ben bilinmek istiyorum diyor sophon, beni ancak diğer bir sophon olan insan bilebilir. Bu nasıl bir insan? Bir kere oluşun adaletini kabul edeceğiz. Herakleitos diyor ki; “ insanlar ağlıyor, haksızlık olduğunu iddia ediyorlar ama her şey hakçadır, oluş ve ölüm hakçadır”. Anaksimandros’a göre ise oluş ve ölüm adaletsizdir. Şimdi size sorayım, oluşun ve ölümün hakça olmasını, başınıza gelen her şeyin adil olmasını yüreğiniz kaldırabiliyor mu? İşte yunanlı diyor ki varlık ve oluş fikri zorunludur. Herakleitos’da ortaya çıkan şey oluşu taşımaktır. Nasıl taşıyacaksın şimdi? İşte şimdi oluşu taşımanın ikinci yönü çıkıyor. Herakleitos insana bir çerçeve çiziyor. A.Kadir ÇÜÇEN – Eski yunanda kadercilik var mı yoksa kadercilik reddediliyor mu? Cengiz ÇAKMAK – Herakleitos bağlamında bakarsak kadercilik reddediliyor. A.Kadir ÇÜÇEN – Yani oluşu olduğu gibi kabul etmek, oluşu hakça görmek bir kadercilik sayılır mı? Cengiz ÇAKMAK – Kesinlikle değil. Herakleitos’a göre insanın karakteri onun kaderidir. İnsanın yolu yaptığı, kurduğudur. Yani nasıl kurarsanız sizin kaderiniz odur. Kimi zaman kötü olur, kimi zaman iyi. Müsaade ederseniz bir adım sonra bunun da cevabı gelecek. Varlık bir başıboşluk denizinde kendi oyununu oynuyor, yıkıyor, yapıyor. Bu adildir. Ancak bu denizin içinde önemli bir varlık olarak insan vardır. Günümüz açısından baktığımızda biz sıradan ilgiler içerisinde gitmiş, yok olmuş varlıklarız. Çünkü varlığın derinliğini, yunan bağlamındaki o yönünü kaybettiğimizden dolayı bizim kendimizin de bir değeri yok. Hayatının anlamını arayan önce kendisinin değerini ortaya koymalıdır ama kendisini varlığın merkezine koyarak değil, insanın merkezinde varlık vardır. Şöyle diyebilirim, ilk filozoflarda insan merkezdedir ama insanın bilgelik yönü merkezdedir. İnsanın modern dünyadaki merkezi ise hibris’idir, insanın haz yönüdür, insanın fiziki yönüdür. Herakleitos sanki öyle bir adam koymuş ki dengeli, ölçülü ve işte o da cosmos’un bizzat kendisi. Şimdi bir adım daha atarak oluş haline gelelim. Her şey ölümlüdür. İnsan bir ölümlüdür, ölümlü olduğunu bilmeli ve buna uygun yaşamalıdır, insan bir tanrı değildir. Nedir oluş? Buraya yolculuğa gelirken bir kamyon otobüsümüze çarpar, biçilir gidebilirdik. Burada bir sorun yok. Herakleitos’un oluş hali derken kastettiği şey şu; doğa, varlık kendine uygun şekilde davranır. İnsanı dışarı koyduğunuzda her şey olması gerektiği gibi, hak ettiği gibi oluyor. Dünyada kötülük de vardır, ama kötülük oluşun kendisinde yoktur, kötülük insanın bakış tarzında vardır. Herakleitos her şey adildir, hakçadır derken, her şeyin kendi sınırları içinde yürümüş olması durumunda adil olduğunu ama insanın sınırları aşmasından, haddini aşmasından dolayı adaletsizliğin ortaya çıktığını, adaletsizliğin kaynağının oluşun kendinde değil insanın haddi aşmasında olduğunu söyler. Yani insan öyle bir varlıktır ki haddi aşabilme yeteneği vardır. Değil mi ki haddi aşabilme yeteneği vardır bu sebepten insanın bilgeliği vardır. İnsanın bilgeliği haddi aşabilmesine bağlıdır ve dini kitaplara baktığımızda bilgelikle beraber sınırı aşma özelliğini görürüz. Ne diyor tanrı? ”Size her şeyi verdik, yiyin için ama şuna dokunmayın.” Peki insan ne yapıyor? Kaybettiğimiz bir şeyi yapıyor, merak ediyor. Bu merakla yapılmaması gerekeni yapıyor, sınırı aşıyor. Sınırı aşınca, burası her istenilenin rahatlıkla kazanıldığı bir yerdir. Madem ki siz bilgeliği kazandınız, bunu balalı bir yerde, yeryüzünde yaşayacaksınız. Çünkü bilgelik zorlukta ortaya çıkıyor, cennet diye tasvir edilen yeri kazanmak zorlukla kazanılıyor. Herakleitos varlığın bir amacından söz etmiyor ama “insanın bir amacı vardır, insanın amacı bilge olmaktır, kendi kaderini yüklenmektir” der. Nedir bu? Hakikati söylemek. Neyin hakikati? Yunanda varlıkla hakikat bir arada kullanılır, yani siz doğanın nasıl davrandığını anlayacaksınız. Yunan; “ne yapacaksan doğana uygun yap” diyor. Zaten füzis kelimesi doğaya uygun davranmaktır. Şimdi, biz doğamıza uygun davranıyor muyuz? Üstelik Herakleitos varlığı temaşa ederek varlığa bir ölçüden bakmıyor. Varlıkta her şey bir ölçüyü, güneş bile bir ölçüyü aşamıyor. Bu anlamda Herakleitos’da ve ilk filozoflarda varlık fikri değer fikriyle bağlantılıdır. Sizin varlık anlayışınız soyulmuş, taş yığını bir varlık anlayışına sahip, o zaman sizin değerleriniz de böyle değerlerdir. Varlıkta bir derinlik göremiyorsanız, kendinizi de göremiyorsanız o zaman özsel değerlere sahip olamazsınız. Kaderle ilgili konuya gelirsek ölümlü yaşamını yaşayacaksın. Herakleitos’un ya da ilk filozofların kısmen söyledikleri şey budur. Ölümlü olmaya uygun davranacaksın, doğana uygun davranacaksın. İlk filozoflarda kader kelimesi yani moyra kelimesi aslında bir kuraldır, düzendir, her şey hakça paylaşılmıştır. Çünkü insana gerçekten ayron hakça önemli bir şey vermiştir. Ayron insana iki güzel şey vermiştir; birisi hibris ve medfodur. Densizlik ve bilgeliktir. İşte insan bunun çatışmasından dolayı ortaya çıkacaktır. Varlıkta bu çatışma olmuştur ve bu şekilde gergin bir şekilde durmaktadır. Bizi tutan odur. Bizim varlık anlayışımızda böyle bir şey yok. İnsan da bu çatışmayla gergindir. Öyle Pithagorasçıların dediği gibi asudelik yok, gerginlik içinde duracaksınız. İşte bunu taşıyacaksınız. Nedir bunun adı? Bilgelik, Herakleitos’un deyişiyle Philosphia. Philosophia herkesin yapabildiği bir şeydir. Philosophia sadece akademisyenlerin, işte Descartes’ı, Kant’ı bilenlerin yapabildiği bir şey değildir. Şimdi,Ayron oyununu oynar, savaş kimini tanrı, kimini köle yapar. Ancak esas savaş, Kadir beyin sorusuna bir cevap olacak bu, sizin savaşınız sizi tanrı ya da köle yapar, sizin savaşınız sizi tanrı ya da insan yapar. Yani Herakleitos’ta iki türlü savaş var; birisi cosmik savaş, onu biz bilemiyoruz. Şöyle ki beni niye insan yaptı, kısa boylu yaptı, uzun boylu yaptı, niye onu ağaç yaptı, biz bunu bilemeyiz. Bu ilk filozoflarda bilinmiyor, varsa bile biz bilemiyoruz ama ben şunu biliyorum, ben insan olmaklığımı biliyorsam benim ne yapmam gerektiğini bilmeliyim. Nedir benim yapmam gereken? Bende ekion, hübris var ve benim savaşım budur. Şimdi ben kendi ruhumun içinde savaş yapacağım ve bu savaşa göre benim etiğim, yuvam, evim yapılacaktır. Etik kelimesi budur. Yani kendi çatımı çatacağım, çata çat savaşarak. Bu savaş sonucunda, bilemiyorum tabi siz kendiniz karar verirsiniz, eğer siz köleyseniz bu savaşın sununda siz köle olursunuz. Köle kimdir, sürekli ağlayan, yakınan insandır. Ben varlıktan dolayı büyük bir kıvanç duyuyorum ve diyorum ki iyi ki ölüm var, ölüm olmasaydı belgelik olmayacaktı. Tanrının bilgeliğe ihtiyacı yoktur. Hemen şunu söylemeliyim ki yunanda yunan tanrılarının ruhu yoktur. Ruh ancak insandadır ve ruh da bilgeliğin yuvasıdır. Ben konuşmamı şöyle bitirmek isterim, daha fazla sizi sıkmayayım, sorularla daha güzel olsun. Yunan varlık anlayışı hakça, adil bir düzene sahiptir. Oluş hakçadır ve insandan beklenen oluşu sırtlaması, insandan beklenen savaşı verip ölçüye uygun yaşamasıdır. Çünkü insanın doğasında bilgelik vardır, bilgeliğine uygun davranmayan, Herakleitos bağlamında köle olur. Bilgeliğine uygun davranan, kral olur çünkü kendi iradesi vardır. Tanrı demek bir takım şeyleri yapabilme imkanına sahip olmak demektir. Herakleitos’ta insan demek çoğu zaman sıradan, aptal anlamına gelebilir. Umarım bu konuşmam kulaklarınızdaki var olmayı bir nebze açmıştır. Varlığın sesine kulak vermek tehlikeli bir iştir, zor bir iştir ama yine de biliyorum ki büyük bir çoğunluk uykuda gibi yaşar. Gördüklerini,işittiklerini anlamaz ve anlamlandırmak istemez, savaşını da düzgün şekilde vermemiştir. Çok teşekkür ediyorum. Doç. Dr. Cengiz ÇAKMAK İLKÇAĞ FİLOZOFLARINDA VARLIK VE OLUŞ
|
||













