|
|
|
|
II. Oturum: Doç. Dr. O. Faruk AKYOL Merhaba, Ortaçağ aşağı yukarı 5. yüzyıldan itibaren söz konusu edilen bir dönemdir. Bu dönemin başlangıcında bir parça, ama çok az miktarda Grekçe metin var elimizde. O Grekçe metinlerin dışında bütün eserler 16. yüzyıla kadar hep Latince yazılmıştır. Dolayısıyla, Ortaçağ denince Latince konuşulan bir dünyayı anlıyoruz. Ortaçağ denince, ortaçağın tarihlendirilen o kısmına denk düşen İslam dünyasını genellikle pek anlamıyoruz. İslam dünyası farklı bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Yani bir ortaçağ araştırmacısı batı ortaçağını anlamaya çalışırken İslam dünyasının katkılarını bir parça bilmek mecburiyetindedir. Ancak İslam felsefesi her zaman daha farklı bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Ortaçağın varlık anlayışını anlatmaya çalışmak gerçekten zordur. O bakımdan ben birkaç isim ve terim üzerinde duracağım ve bu terimler etrafında söylemek istediğim şeyleri biçimlendirmeye çalışacağım. Bana göre her ne kadar bir ortaçağ filozofu olmasa da felsefe tarihçilerince ortaçağ felsefesi tarihinin ilk filozofu olarak sayılan Augustinus ismini muhakkak öyle yada böyle duymuşsunuzdur. İtiraflar adında daha sonraki batı edebiyatını oldukça etkilemiş bir eseri vardır. Bu eserinin dışındaki başka eserleri bize onun bir filozoftan çok teolog olduğunu gösteriyor. Aslında Ortaçağ zaten bütünüyle bir teoloji çağı olarak da görülüyor. İşin en ilginç tarafı, mesela, ülkemizde bir akademisyen, ortaçağ hakkında şöyle bir tarifte bulunuyor; “kara cübbeli keşişlerin kapkara çağı”. Bu anlayış son 50 - 60 yıldır değişmiştir. Ortaçağ o kadar da karanlık bir çağ değildir. Benim kişisel kanaatim, dünya tarihinin en entelektüel çağıdır. Düşünün, insanlar sadece ve sadece düşünüp, okuyup anlatmak adına manastırların içinde yaşıyorlar. Yaptıkları tek şey derin düşüncelere dalmak ve düşündüklerini kağıda dökmektir. Dolayısıyla elimizde çok ciddi miktarlarda malzeme vardır. Sadece Köln şehrinde bir kilise kitaplığında 12 milyon civarında el yazması var. Bunlar hep edisyon bekleyen yazmalardır. Çok zor bir görev olduğundan her halde, birkaç yüzyıl daha bunların edisyonları için bekleyeceğiz. Dünya tarihinin en entelektüel dönemi deyince, iç ürpertici bir durumla karşılaşıyoruz. Çünkü bu insanlar, aslında bugün bizim felsefe deyince anladığımız şeyin bir parça dışında şeyler anlıyorlar. Örneğin temel olarak Platon’un etkisiyle (hiç kuşkusuz Platon’un dışında başka filozofların da etkileri var) temaşa adı verilen bir tür zihinsel etkinlik biçimini gerçekleştiriyorlar. Yani dünyayla neredeyse ilişkilerini kesip kendi düşünce dünyalarına dalmak ve o düşünce dünyalarını oluşturan nesneler üzerinden bazı problemlere cevaplar aramak gibi bir sıkıcı iş görüyorlar. Augustinus da bu filozoflardan birisidir. Varlık dediğimiz zaman aklımıza Augustinus’un tanrı kanıtlamaları geliyor, ama ondan önce şöyle basit bir formülasyon biçimlendirmeye/belirlemeye çalışalım. Belki de o dönemde sorulan, bugün hiçbirimizin aklına gelmeyecek bir sorudur: “Bu çokluk nereden geliyor?” Çokluk deyince nesneler çokluğundan söz ediyorlar. Gerçekten de etrafımıza baktığımız zaman aynı terim altında toplayabileceğimiz birbirinden farklı konumları işgal eden çok sayıda nesneyle karşılaşıyoruz. İşte, etrafımızda ağaçlar var, hepsine ağaç adını vermekle birlikte bu terimin altında toplanan neredeyse sonsuz sayıda cisimle karşı karşıyayız. Yine bu tekneyi işgal eden ve adına insan dediğimiz bireyler vardır. Bunların hepsinin neden kaynaklandığı, nereden geldiği, bu ‘bir’ düşüncesinin nereden geldiği, yaratılışın nasıl bir şey olduğu, insanların nasıl yaratıldıkları ya da evrenin nasıl yaratıldığı sorusu, ortaçağ filozofları tarafından özellikle sorulan sorular olarak karşımıza çıkıyor. Bir kere bunların hepsi, yaratılışın tanrı tarafından gerçekleştirildiğini düşünüyorlar. Sabah Cengiz hocam anlattı, antik çağdan bazı temel farkları var. Mesela antik çağda temel filozoflara baktığımız zaman yaratılış düşüncesini görmüyorsunuz. Yani bir ‘creatio’, bir ‘creation’ söz konusu değildir. Örneğin Aristoteles’in bir evreni vardır. Fakat bu evren nesnel anlamda yaratılmış değildir, sadece, eğer tanrı varsa ona ilk hareket ettirici özellik katılmış, yani bu evreni harekete geçiren bir güç vardır. Bu güç sayesinde evren hareket etmeye başlıyor ve daha sonra – ama tanrı diyebilirsek adına –, o tanrı kendi hareket ettirdiği evreni unutup gidiyor. Seyirci bir tanrı değildir, yani kendi yarattığı eseri seyreden bir özelliğe sahip değildir. Fakat, ortaçağda bu farklıdır. Ortaçağda evren tanrı tarafından yoktan var ediliyor. Dolayısıyla bu insanlar öncelikle yaratılış düşüncesini sorguluyorlar. Bunun için de tanrının nasıl bir özelliğe sahip olduğunu sorguluyorlar. Buradan hareketle de tanrının yarattığı şeyler üzerinde düşünüyorlar. Tanrının yarattığı şeylerin içinde bir tanesi evren, evrenin içinde de insan vardır. Dolayısıyla insan da bu filozofların araştırma konularından bir tanesi haline geliyor. Ortaçağ, tanrı üzerine yapılan sorgulamalardan oluşuyor demiştik ama, tanrının nasıl bir şey olduğu konusundaki soruya ortaçağdaki filozofların neredeyse hepsi farklı cevaplar veriyor. O kadar farklı cevaplar ki, mesela bakıyorsunuz, bir tanesi tanrı her şeyi bizzat kendi tanrısal aklından hareketle yaratmıştır diyor. Bir tanesi de hayır tanrı kendi aklından yaratamaz,eğer öyle olursa bu, tanrının, evrenin her şeyinin içine girmesi anlamına gelir – ki buna biz ‘panteizm’ diyoruz –, o takdirde tanrının ‘bir’liği bozulur, tanrı her yerde olduğu için de bu ‘bir’lik bir yapısını koruyamaz ve bizim için olumsuzluklar başlar,diyor. Bir tanesine bakıyorsunuz, diyor ki, Tanrı bir varlıktır, bir varolandır, dolayısıyla Tanrı her şeyi kapsayan yegane varlık değildir; Tanrıyı da kapsayan bir şey vardır; o da varlığın kendisidir,diyor. Bakınız, bu en son söylediğim şeyi söyleyen insanın yaşadığı dönemden beri 600 yıl geçmiş olduğu halde böyle bir şeyi bizim ülkemizde dillendirmeye kalksanız bir kesim tarafından kıyamet koparılabilir. Fakat Ortaçağ’da 14. yüzyılda böyle bir şeyi çok rahatlıkla dile getirebilen filozoflar vardır. Ortaçağ’da demek ki, yeknesak bir durumdan söz etmek mümkün değildir. Yoktan varoluş düşüncesi, az önce belirttiğim gibi Ortaçağ düşüncesinin en temel özelliğidir. Her şey yoktan var olmuştur. Yoktan var olmasının bir nedeni vardır. Şöyle ki, varlık düşüncesini söz konusu ettiğimizde Ortaçağ felsefesinin genel karakteristiği şöyledir: “Herhangi bir şeyi tanımlayabilmek veya tarif edebilmek için onun karşıtından hareket edilmesi gerekir”. Çok kabaca böyle söylüyorlar. Beyazı tarif edebilmek, anlatabilmek için siyahı onun karşısında bir hareket noktası olarak görmemiz gerekiyor. Şimdi, bu evreni anlatabilmek için de bu evrenin karşısına koyabileceğimiz ama bu evrenin sahip olduğu niteliklerden hiç birine sahip olmayan bir varlıktan, bir varoluştan söz etmemiz gerekiyor. Elbette tanrı düşüncesi Ortaçağ’daki bu anlayıştan daha önce de vardı, dolayısıyla insanlar tanrı düşüncesini, tanrı kavrayışını bir şekilde temellendirmek adına harekete geçiyorlardı. Fakat buradaki temel düşünce, evrenin kendisinin içine katılmamış bir varlığı, ancak evrenin sahip olduğu özelliklerin dışındaki özelliklere sahip bir yapı, şeklinde tarif edilerek kavranabileceği, elde edilebileceği düşüncesidir. Kavramak ya da anlamak ilginç bir terimdir. Latince’de akıl ‘intellectus’ terimi ile karşılanıyor. ‘intellectus’ iki farklı kelimenin bir araya getirilmesinden oluşmuş terimdir. Bir tanesi ‘interior’ öbürü de ‘legere’. interior’, iç demek, içsel anlamına geliyor, ‘legere’ de okumak anlamına geliyor. Aslında insanın içini okuyan, insanın kendisini okuyan bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla herhangi bir şeyi kavramak istiyorsak eğer, öncelikle kendi içimizi okumak mecburiyetinde/durumunda kalıyoruz. Kendi içimizi okuyabilmek, kendimizi fark edebilmek için de kendimize dönmemiz, kendimizi seyretmemiz, yani, bir şekilde ‘temaşa’ etmemiz gerekiyor. Bir şeyi seyretmek için de (dün bir parça üzerinde durduk) seyretmek istediğimiz bir nesnenin olması lazımdır. Yani, seyredeceğimiz bir nesne seçmemiz gerekir. Seçebileceğimiz bir nesnenin ya da nesneler topluluğu içinde bir nesnenin olması gerekir. Dolayısıyla, ‘temaşa’ için de öncelikle aklın sahip olması gereken nesnelerden söz etmeniz gerekir. Bu nesneler de basitçe kavramlardır. Kavramlarımız olması gerekir ki biz de bir ‘temaşa’ etkinliğinde bulunabilelim. Kavramlar nerden gelir? Bizim bir sürü kavramımız var; at, araba, ağaç, insan diyoruz. Hep söylenen örneği verelim, bir filozof, “ bana insan’ı gösterebilir misin?” diye sorunca kimse gösterememiş. Gerçekten, “işte insan budur” dediğimiz aslında o, ‘insan’ değil bireysel bir insandır, bir kişidir. Bu türden pek çok kavramımız vardır. Peki bu kavramlar nereden geliyor? Bu konuda da değişik düşünceler vardır. Biz kavramlara genel bir isim veriyoruz; onlara tümel diyoruz. Tümellerin nasıl bir yapıları olduğuna ilişkin pek çok farklı anlayış ve bakış açısı vardır. Genelleyecek olursak, bazıları, tümel dediğimiz şeyler gerçekten vardır. Yani bu tekne, bu masanın üstündeki bardak ya da gazete, kitap gibi tümeller gerçekten vardır ve bunlar keşfedilebilir şeylerdir. Yani, insan aklı tarafından kavranılabilir şeylerdir. Bu konuda görüş bildiren filozoflar kendi içlerinde ikiye ayrılıyorlar. Bu kavramlar geçekten vardır, gerçek varoluşa sahiptir diyenlerden bir kısmı; bunların, insan yada insan aklı olsa da olmasa da varolduklarını düşünüyor. Evren, yani bu fiziki evren olsa da olmasa da bunların var olduklarını düşünüyor. Bunların, ezeli ve ebedi yapılar olduklarını düşünüyor. Bir kısmı da diyor ki; bunlar gerçekten vardır ama bunlar, temsil ettikleri nesnelerin – işaret ettikleri nesnelerin – içindedirler. Yani, eğer bir insan kavramı, bir insan tümeli varsa bu bireysel insanın içindedir. Ve insan aklı bu kavramı keşfedip, bu kavramla ilgili etkinlikte bulunmak için öncelikle o bireyselin kendisini anlamak zorundadır. Şimdi, Aristoteles’i de yad etmek bakımından buna bir örnek vermek belki şöyle mümkün olabilir: Harward üniversitesinde bir araştırmacı doktor kanser üzerine araştırmalar yapıyor. Bir şey fark ediyor, uzun süredir göz önünde olmasına rağmen birden bire o anda fark ediyor. Fark ettiği şey şu; büyük tümörlerin etrafında kesinlikle küçük tümör meydana gelmiyor. Yani büyüklerin yanında hiç küçük tümör bulunmuyor. Aklına birden bire bir soru geliyor; acaba bu büyük tümörlerin salgıladığı bir kimyasal madde sayesinde mi küçük tümörler meydana gelmiyor? Kanserli hücreler kanla beslenirler ve beslenebilmek için kılcal damarlar üretip bu sayede büyürler. Büyük tümörlerin içindeki kimyasallar bu kılcal damarların üremesine engel olarak, küçük tümörlerin çoğalmasına engel oluyormuş. Gerçekten, bu kimyasal maddeyi ayrıştırıp kanserli doku nakledilmiş, fareler üzerinde denediğinde kanserli dokuların öldüğü yani kaybolduğunu görüyor. Şimdi, bu hikayedeki olay kanser üzerinde araştırma yapan bilim adamlarının önünde her zaman durduğu halde nedense fark edilmiyor, bir şekilde keşfedilmeyi bekliyor. Aristoteles de böyle bir şey söylüyor. Diyor ki; “bizim aklımızın nesnesi yapabileceğimiz, aklımızın nesnesi haline gelebilecek olan kavrayışlarımızın hepsi bu evrenin içinde saklıdır, bunlar bizim keşfimizi bekler,aklın onlara yönelmesini bekler,akıl onlara yöneldikten sonra da onların keşfedilmemesi için her hangi bir sorun yoktur”. Dolayısıyla, tümeller sorununda, yani kavramların nereden geldiğine ilişkin sorunda Aristoteles’in böyle bir katkısı vardır. Bu noktada farklı bir soru sormamız gerekir. Çünkü, her şey evrende, evrenin içinde gözlenebilecek durumda değildir. Öyle kavramlarımız var ki bu evrenin kendisinden hareketle onu elde edemiyoruz. Bunlardan en önemlisi en başta da söylediğimiz tanrı kavramıdır. Tanrı kavramını, bu dünyadan, bu evrenden hareketle elde etmiş olmamıza olanak yoktur. Peki, tanrı kavramı nereden geliyor? Bu konuda da değişik düşünceler ortaya atanlar vardır. Bunlardan bir kısmı diyor ki, tanrı kavramı doğuştan gelen bir düşüncedir; yani, doğuştan bizde zaten var olan bir düşüncedir. Biz bunu zamanla çeşitli dış etkiler sonucunda, dış etkiler aracılığıyla fark ederiz ve tanrının var olduğunu düşünmeye başlarız. Tabii böyle bir şeyi, idealist bir yapıya sahipseniz kabul etmeniz kolay olur. Ama, bütün filozoflar bu düşünceye kolaylıkla yanaşmamışlardır. Bazı filozoflar da demiştir ki, biz doğarken aklımızda bir şeylerle doğmayız. Doğuşta bizim aklımız boştur; adeta boş bir kağıt gibidir. Yaşamsal deneyimlerimiz bizim bu kağıdın üzerine yazı yazmamızı sağlar. Bebekken bizim aklımızda hiçbir şey yoktur, deneyimlerimiz arttıkça, o deneyimlerimiz sonucunda elde ettiğimiz enformasyonu ya da birikimi bu kağıdın üzerine yazmaya başlarız ve bütün yaşamımız boyunca da bu böyle devam eder. Eğer doğuştan her hangi bir bilgiyle bu dünyaya gelmiyorsak, o zaman bu tanrı kavramı nereden geliyor? Nasıl tanrı kavrayışına sahip oluyoruz? Bir tanrı kavramımız var, terim olarak da olsa bunu kullanıyoruz. Bu nereden geliyor? Augustinus diyor ki, bizim tanrının varlığını kanıtlayabilmemiz için düşüncenin kendisinden hareket etmemiz gerekir. Bizim için kanıtın yegane başlangıcı düşüncenin kendisidir. Çünkü düşünceden başka elimizde herhangi bir şey yoktur. Tanrı, dolayısıyla Augustinus’ta kanıtın bizzat kendi içinden gelen bir terim, bir kalkış noktası olarak ortaya çıkıyor. Augustinus’a göre, tanrı, zorunlu ve değişmez bir ‘hakikat’ olarak karşımıza çıkıyor. Şimdi, burada ‘hakikat’ kelimesini ilk defa kullanıyorum. Biz çoğunlukla bunu ‘gerçek’ anlamında kullanıyoruz. Gerçekten mi dediğimizde bir şeyin gerçekten olup olmadığını anlamaya çalışıyoruz. Söylediğimiz şeyin, işaret ettiği nesne ya da nesne topluluğuyla uygun olup olmadığını anlamaya çalışmak için soruyoruz bu soruyu. ‘Hakikat’ diye bir terim kullanıyorum ben, tanrı, ‘hakikat’in kendisidir. Öyle bir hakikat düşünün ki, bu evrendeki bütün varoluşun mutlak anlamda nedeni olsun. Yani, karşımıza çıkan ne olursa olsun, karşımıza çıkan her şeyin bir tane nedeni var, o da tanrının kendisidir. Aslında her şeyi tek tek ele alıp onların varlık nedenlerini, niçin orada olduklarını, nasıl orada olduklarını anlamak yerine sadece tanrıyı anlayarak her şeyin açıklamasını ortaya koymamız pekala mümkündür. Bu çok tehlikeli bir durumdur elbette. Bu tehlikeli durum bütün Ortaçağ boyunca devam etmiştir. Bazı felsefe tarihçileri şöyle bir eleştiride bulunurlar; Aristoteles, ortaya koyduğu düşüncelerle Ortaçağ boyunca bilimsel ilerlemenin önünü kesmiştir. Allah’a çok şükür iyi ki kesmiş! Eğer kesmemiş olsaydı bu hızla biz şu anda kim bilir nasıl bir hayat içinde olurduk? Açıkçası bunu ben düşünmek bile istemiyorum. Aristoteles gerçekten bilimsel ilerlemenin önünü kesmiştir. Gerçekten doğru bir tespit. Ama niçin bilimsel ilerlemenin önünü kesilmiştir? Aristoteles’in hiçbir kabahati yoktur. Çünkü o temel olarak şöyle bir anlayışa sahip; eğer ben herhangi bir nesnenin ‘öz’ünün tarifine, bilgisine ulaşırsam artık bir daha o nesnenin kendisiyle ilgili herhangi bir ölçümde, gözlemde bulunmama gerek yoktur. Neden? Çünkü ben artık o nesnenin ‘öz’ünü kavramışım, ‘öz’üne sahibim. Peki bu ‘öz’ü nasıl elde ediyorum? Aslında Aristoteles’te bu ‘öz’ öyle ölçümle elde edilmez, daha çok sözel anlamda elde edilir. Aristoteles oturur sözel bir şekilde, eskilerin tabiriyle lafzi olarak, bir olgunun tarifini yapar ve bu tarif sonucunda eğer ortaya izlenebilecek sınırları içinde bir yapı çıkmışsa karar verilir; evet, bunun özü elde edilmiştir denir. Tabii bunun çeşitli doğrulamaları, sağlamaları var. Bu sağlamaları ve doğrulamaları bir tarafa bırakacak olursak.nesnenin bir kere özüne sahip olunca, artık daha ölçmeye, denetlemeye gerek yoktur. Şimdi durum böyle olunca ve Aristoteles gibi bir filozof, bir usta da olunca, neredeyse her şeyin özünün bilgisini bize verdiği için insanlar, hiçbir şeyle ilgilenmez olmuşlardır. Sadece Aristoteles’in eserlerinin yorumu yapılmaya başlanmıştır. Metafiziği, fiziği incelenmeye başlanmış ama, tabii, yine de eleştiriler yok değildir. Mesela, Aristoteles’in fizik adlı eseri bir faciadır. Soru: Aristoteles’in Ortaçağ boyunca bu kadar tutulmasının sebebi tek tanrılı dinlere zemin hazırlamasından dolayı olabilir mi? Cevap: Değil, hayır. Hatta, Aristoteles’in Hıristiyan kozmolojisine son derece aykırı bir kozmolojisi vardır. Ama esas itibariyle Ortaçağ’ı ikiye ayırıyoruz. Birincisi, ‘patristlik dönem’ öbürü de ‘Skolastik dönem’. ‘Patristlik dönem’de vahyin akılsallaştırılması etkinliğinde Aristoteles’in çok ciddi bir katkısı vardır. Özellikle Mantık’ıyla, çünkü çok ünlü bir Ortaçağcının bir tespiti var; önce vahiy geldi, ondan sonra da vahiy akılsallaştırıldı. Vahyin akılsallaştırılması gerekiyordu, çünkü, sonuç itibariyle her ne kadar İslami vahiyle bir benzerliği olmasa da Hıristiyan vahyinde de aslında, işaret edilmek istenen şey olay ile olay üzerinden anlatılmak istenen şey farklıdır. Yani, aslında söylenmek istenen şeyin bir arka planı vardır. Bunun ortaya çıkartılabilmesi için İslami literatürde ‘kelam, tefsir’ gibi isimler verdiğimiz araçlara ihtiyacımız vardır. Bunun için de felsefeye ihtiyaç vardır. Ama felsefenin özellikle ‘sermokinal’ dediğimiz sözel kısmına ihtiyaç vardır. Çünkü, ancak o sözel kısım aracılığıyla siz, vahyin insan aklı tarafından kavranılması gereken kısmını bulup ortaya çıkartabilirsiniz. Yoksa kendi başına çıplak anlamda aklın fark edebileceği herhangi bir şey yoktur ortada. Yani, Hz. İsa, kör birinin gözlerini iyileştirir ya da bir cüzzamlıya dokunur ve onu iyileştirir. Bu bir hikayedir,ama bununla ne anlatılmak istendiği konusunda felsefenin, özellikle de Aristoteles’in mantık eserlerinin içinde toplandığı kısmının çok büyük katkısı olmuş ortaçağda. Aristoteles’in fiziği, çok ciddi anlamda bir faciadır. Nesnelerin hareketiyle ilgili, onların özgül ağırlıklarıyla ilgili, ivme ile ilgili, yerçekimi ile ilgili öyle şeyler ortaya koymuştur ki hatta, kendisinden sonra okulunun başına geçen bir öğrencisi var, ‘Teofrastos’ (Midilli’de, Assos’ta da beraber bulunmuşlar) tarafından bile eleştirilmiştir. Ama buna rağmen Aristoteles bir mit haline gelmiştir. Üstelik çok enteresan bir durum da vardır. Mesela Aristoteles’in eserleri aşağı yukarı bir 80 – 100 sene kadar ortadan kaybolmuştur. Sonra bir tesadüf eseri bulunuyorlar. Ama bulunduklarında son derece kötü durumdalar. Bu okunamayacak derece kötü durumda olan folyolar bazıları tarafından tamamlanıyor.‘Metafizik’ kitabı bunlardan bir tanesidir. Metafizik bütünüyle Aristoteles’in bir eseri değildir ama o şekilde okuyoruz. Böyle eklemeler yapıldığı halde Aristoteles baş tacı ediliyor. Mesela, ‘İbni Rüşt’ şöyle bir şey söyleyebiliyor, Aristoteles tanrı tarafından bu dünyaya gönderilmiş insanların sahip oldukları akılların içinde en yüce akıldır. Onun söyleyebildiği bir şey varsa eğer bu mutlak anlamda doğrudur. Eğer söyleyemediği bir şey varsa zaten hiçbir insan aklı bunu bir daha söyleyemeyecektir. Dolayısıyla, o ne derse felsefi bir anayasa haline gelmiştir ve mutlak anlamda inanılmıştır. Bu yüzden de bütün bir Ortaçağ boyunca Aristoteles’in adı çok az geçer metinlerde, genellikle hep filozof denir, ‘filozofus’ büyük F harfiyle Filozof denir, oradan Aristoteles’i anlarız metinlerde.. “Üstat” anlarız. Demek ki, bir kere bir şeyin özüne sahip olduğumuz anda artık onunla uğraşmamıza pek de gerek yoktur, çünkü o zaten bulunmuş, bilinmiş demektir. Zaten bildiğimiz bir şey hakkında daha neyi bileceğiz ki?.. Onun özünü biliyoruz artık. Bu bakımdan araştırma, ölçme, tecrübe neredeyse ortadan kalkmıştır. Öz kavramına gelince, öz kavramı bu varlığı belirleyen çok önemli bir durumdur.. Greklerde tanım terimi, sınır terimi ile yakından ilgilidir. Yani tanım terimi, sınır teriminden türetilmiştir. Bunun bir nedeni vardır; Aristoteles’e göre bir şeyi bilebilmemiz için bilmek üzere kendisi üzerine yoğunlaştığımız şeyin sınırlarını belirlememiz gerekiyor. Eğer sınırını belirleyemiyorsak, o taktirde aklımızın bir nesnesi haline getiremiyoruzdur. Bir şeyi düşüncemizin nesnesi yapabilmemiz için onun sınırlarının kesin olması lazımdır. O nesne gibi olmayan nesnelerle bir var oluş sergilememesi lazımdır. Eğer bir şey karışık durumdaysa, onu muhakkak kendisi gibi olmayan şeylerden ayrıştırmamız lazımdır. Bunun için de bir çok mantıksal süreç vardır. Bu süreçler Aristoteles tarafından uygulanmıştır. Nesnenin kendisine sorular soruyoruz. Nerede olduğunu, nasıl bir ilişki içinde olduğunu, hangi zaman içinde olduğunu soruyoruz. Bu şekilde dokuz tane soru soruluyor. Bu sorular, hep özün kendisini belirlemek için soruluyor. Bu sorular sonucunda ortaya çıkan şey özün kendisi oluyor. Az önce belirttiğim gibi, bu hep sözeldir. Herhangi bir nicelik, yani sayılama tekniği katılmaksızın yapılır. Elbette Ortaçağ’da bu tekniğin katıldığı yerler de vardır ama esas olan böyle bir durumdur. Bu soruları sorarak özü ortaya çıkarıyoruz ancak bu soruları yönelttiğimiz bir şey daha vardır; var olan, orada duran bir şey vardır. Başlangıçta bu önemli bir problem değildir; ortada duran bir şey var, biz ona sorular soruyoruz ve cevapları alıyoruz. Bu şekilde onun özünü saptamış oluyoruz. Dolayısıyla onunla ilgili bir enformasyon ortaya çıkıyor. Konuştuğumuz zaman da bu enformasyona başvuruyoruz. Ama bir de orada var olan bir şey var; daha sonraları, yani Aristoteles’ten sonra insanları rahatsız eden bir şey bu. Aslında Aristoteles de buna bir parça değiniyor ama açık bir şekilde değil. Özün yanında var oluş da vardır. Bunların aynı mı, yoksa farklı mı olduklarına dair bir soru ortaya çıkıyor. Ortaçağ’da öz ve var oluş bir birinden ayrı kavramlar olarak ortaya çıkıyor. Kabaca tarif edersek, öz varoluşu belirleyen, hatta ölçen; var oluşun yeteneğini ortaya koyan bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Yani o şeyi, “o” yapan nedir diye sorulduğunda o özün tarifiyle, bir şekilde kendini ilişkilendirmiş oluyor. İnsan söz konusu olduğunda öz ve varoluş birbirinden farklı oluyor; çünkü öz aslında insana verilmiş bir durumdur. Ama Tanrı’da öz ve var oluş birbirinden farklı değildir; Tanrı’nın özü de, var oluşu da bir ve aynıdır. Bunun birkaç sebebi vardır: Tanrı kendi var oluşu içinde herhangi bir ikiliği kabul edebilecek bir yapıya sahip değildir. Hiçbir şekilde ikilik söz konusu olamaz. Bu, bilme bakımından da böyledir. Mesela Ortaçağ’da bir filozof“Tanrı bilebilir mi?” diye bir soru soruyor; bunun üzerine de kıyamet kopuyor. Tartışmalar sonunda birisi son noktayı koyuyor: Tanrı bilemez; insan gibi bilemez. Çünkü bir şeyin bilinebilmesi için söz konusu olan nesne ile bilen özne olması gerekiyor. Yani bir bilen, bir de bilinen olması lazımdır. Bu durum insanda bir parça anlaşılabilir bir durum, çünkü insan sadece kendi özüne sahiptir, başka özlere sahip değildir. Örneğin çay bardağı benden ayrı, benim dışımda duruyor; benim onu bilebilmem için ona yönelmem lazım; burada bir problem yoktur. Ama Tanrı söz konusu olduğunda problem vardır, çünkü yönelebileceği ve kendisi olmayan bir şey yoktur. Bir şeye yönelebilmek için kendimizden olmaması gerekiyor ve burada da bilme söz konusu oluyor. Ancak Tanrı’nın kendisi dışında gidebileceği bir yer yoktur. Dolayısıyla, Tanrı’nın bilebilmesi için hem bilen bir varlık olarak düşünülmesi lazım; hem de o varlığın bilebileceği bir nesnesinin olması lazım. Böyle bir düalite Tanrı’da asla düşünülebilecek bir durum değildir, çünkü o zaten bütün var oluşu kuşatan bir özelliğe sahiptir. Bütün var oluşu kapsadığı için, hatta Augustinus der ki, “seni seslendiriyorum”. Latincede bir şeyin adını anmak ile, o şeyi çağırmak aynı şeydir. Abelard dediğimiz zaman hem bunun adı nedir, bu nasıl adlandırılır, nasıl seslendirilir sorarsınız, hem de birini çağırırken kullanırsınız. Augustinus bunu bildiği için böyle bir şey demiş: Ben seni çağıracağım, ama sen nereye geleceksin? Eğer sen her yerde isen, o zaman aynı zamanda bendesin de; ben seni çağırdığım zaman, seni adlandırdığım zaman seni nereye çağırmış oluyorum? Sen neredesin ki, nereye geleceksin? Böyle tuhaf, komik şeylerle uğraşıyorlar. Verdiğim bu örnekten hareketle bir şey söylemek istiyorum. Augustinus’a göre; Tanrı her yerdedir, dolayısıyla Tanrı benim içimdedir ve dolayısıyla hakikat de benim içimdedir; çünkü Tanrı eşit hakikattir; dolayısıyla hakikat insanın içindedir. Benim evrenin nasıl bir şey olduğunu anlamam için kendi içime dönmem yeterlidir. Çıkıp da orayı burayı araştırmama gerek yoktur; çünkü hakikat benim içimdedir, Tanrı benim içimdedir. O yüzden ben kendi içime dönerek Tanrı’yı bulabilirim şeklinde bir kanıtlamada bulunuyor. Hallac-ı Mansur ne zaman yaşamış bilmiyorum ama Augustinus da bir tür Hallac-ı Mansur olarak görülebilir. Gerçi bizimki “en-el hak” dediği zaman kafasını kesip nehre atmışlar. Fakat Augustinus epeyce yaşamış. Başka türden bir Tanrı kanıtlaması daha vardır; o da fizik evrenin kendisinden hareket ediyor. Şöyle bir akıl yürütmede bulunuyor; diyor ki, gözlemlediğimiz bütün nesneler hareket ediyor. Yani nereye bakarsak bakalım hep hareket eden şeylerle karşılaşıyoruz. Her şey hareket halinde ve her şey bir başka şeyin hareketinin nedeni. Örneğin ben çay bardağını aldım, biraz önce buradaydı ve şimdi şuraya koyuyorum; bardak hareket ediyor. Hareketinin nedeni var; bunun nedeni benim iradem. Onun burada değil de, şurada durmasını istedim ve dolayısıyla hareket etti. Ben de hareket ediyorum. Örneğin düşünme en temel hareketlerden biridir. Bir çocuğun babası oluyorum, bir kadın bir çocuk doğuruyor, o çocuğa bir hareket vermiş oluyor. Kısacası yeryüzünde, bu evrende her şey hareket halindedir. Her hareket edenin bir hareket ettiricisi varsa, o taktirde bunun sonsuza dek geri gitmesi bir saçmalıktır; bu böyle sonsuza dek geri gidemez; mantıkta ‘reductio ad absurdum’ dedikleri, saçmaya indirgeme türünden bir şey olur bu. Bu böyle sonsuza dek devam edemeyeceğine göre bir ilk hareket ettirici vardır. Ama, bu ilk hareket ettiricinin kendisi hareket ettirilmemiş bir ilk hareket ettiricidir. Bu evren, kendisi hareket ettirilmemiş bir ilk hareket ettirici tarafından harekete başlamıştır ve bu hareketi de yok olana kadar, kendi sonunu görene kadar devam edecektir. Peki, bu hareket nasıl ortaya çıkar? Bu hareketin ortaya çıkması, biraz önce söylediğim gibi öz ve varoluş arasındaki ilişki bakımından da önemlidir. Ortaçağ’ da ‘impetus’ diye bir teori vardır. O teori ortaya çıktıktan sonra bir kırılma oluyor ama genel olarak şöyle izah etmek mümkün; ben bir var olan ve yaratılmış olarak bir sürü potansiyel duruma sahibim. Mesela doğduğumda büyük insan olma potansiyeline sahiptim ve büyük insan olduğumda da bu potansiyel aktüel hale geldi. Benim böyle pek çok olanaklarım vardır. Bu olanaklardan bazıları uygun koşullar söz konusu olduğunda ortaya çıkıyor, gerçekleşiyor. Bir elma tohumunu uygun bir ortamda bulundurursam o elma tohumundan bir elma ağacı olabilir. Dolayısıyla o tohumun içinde elma ağacı olma ve meyve verme potansiyeli, olanağı vardır. Hareket dedikleri şey de o potansiyel durumun aktüel hale geçmesi durumudur. Daha kabaca şöyle izah etmek mümkün; bu elimdeki çay bardağının bu konumdan, şu konuma geçebilmek gibi bir olanağı, böyle bir potansiyeli vardır. Bu gerçekleştiği anda, bu potansiyel durum aktüel hale geldiği anda, hareket meydana gelmiş oluyor. İşte bu şekilde izah ediyorlar. Şimdi, bir insanın ya da bu çay bardağının hareket etmesi ya da ettirilmesi son derece doğaldır. Çünkü potansiyellikleri var ve bu potansiyelliklerinden bazıları uygun durumlarda aktüelleşiyor, gerçekleşiyor. Öyle bir ilk hareket ettirici olmalı ki kendisi hareket ettirilmemiş olsun demiştik. Tanrı, kendisi hareket ettirilmemiş bir ilk hareket ettiricidir. Neden? Çünkü tanrıda her hangi bir potansiyellik durumu yok. Eğer tanrıda herhangi bir potansiyellik durumu olmuş olsaydı o zaman harekete; bir fizik harekete ve bir fizik zamana tabi olan bir varlık olması gerekirdi ki o takdir de yaratılışı gerçekleştirmekten uzak düşecekti. Dolayısıyla Ortaçağ’dakiler tanrıya ‘saf edim’ ‘actus purus’ diyorlar. Saf aktüellik, yani, onda herhangi bir potansiyellik durumu yoktur. Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Sorularınız ya da benim anlatamadığımı düşündüğünüz yerler varsa cevaplamaya çalışırım. Soru: Bir ilk hareket ettirici var. Bu kendisi hareket ettirilmemiş ve bundan sonra hareketler bir birini tetikleyerek devam ediyor. Bu bizi şuna götürür: şu anda hareket devam ettiğine göre, örneğin, 30 saniye sonra ya da tam olarak bir gün sonra şu saatteki fotoğraf aslında bellidir. Bu anlayış Ortaçağ filozoflarında da var mı?
Soru K.Ç.: O zaman burada biraz da kötülük problemine girmen gerekiyor. Yani, Tanrının tanımlarına bakarsak, tüm iyi, tüm güçlü, tüm bilge. Bu sefer sorun hem bilgeliğe hem kötülüğe izin veriyor. Yani, benim yanlış yapmama izin veriyor. Hem güçlü hem de bunu değiştirmiyor. Bu konuda Ortaçağ’cılar neler diyor? Cevap: bu konuda aslında ‘Aristoteles’in ‘etik’inden hareketle pek çok şeyler söyleyenler var, özellikle paylaşımcı, dağıtıcı adalet konusunda. Ama ‘Platon’un yaklaşımı bir parça ağır basmış. ‘Platon’a göre bir şey var: Diyelim ki siz araba kullanmasını biliyorsunuz. Araba kullanmasını biliyorsanız, asla bu bilginize ihanet edecek bir tarz içerisinde olamazsınız. Bildiğiniz şeye ihanet edemezsiniz. Bir şeyi biliyorsunuz. Bir şeyi bilmeniz demek bildiğiniz şeyin kendisi ne ise sizde tam olarak ortaya çıkması demek. Parçalı bütünlü bir şey değil, bölemiyorsunuz, ayıramıyorsunuz. Soru: Bazıları adam öldürmenin kötü olduğunu biliyorlar ama yine de öldürüyorlar? Cevap: Eksik biliyor. Daha doğrusu ... K.Ç.: Sabahki oturumu hatırlarsak, ete, ıslak olana yöneliyor. Kuru olana ya da ruha yönelmiyor. Cevap: Aslında bu da yanlış, böyle de söylememek lazım çünkü, bilgi varsa bilgidir bu zaten. Şöyle söylenir genellikle: Bu bilgi yanlış. Yanlış bilgi diye bir şey yok. Bilgi olumlu bir şey, doğru bir şey. Yanlışlık varsa, zaten bilgi oluşmamış demektir. Yanlış yargı vardır. K.Ç.: bilerek günah işlenmez, bilerek kötülük edemezsiniz. Adam öldürmeyi bilerek yapıyor gözükse de, aslında o doğru bilgiyi bilmediği için öldürüyor. Cevap: Kötülük adına yapılan her ne varsa cehaletten, bilgisizlikten kaynaklanıyor. Şöyle bir örnek vermek mümkün: Önce Havva anamız yasak meyveyi yer sonra da Adem babamıza yedirtir. Ş.U.: Adem’in yediği elma değil, ayva! (Gülüşmeler…) Cevap: Evet, ayva. Adem ayvayı yemiştir. Bu yüzden her ikisi de cennetten kovulurlar. Daha doğrusu bedensiz yaşarlarken bedene kavuşurlar. Bedensiz yaşarlarken nasıl elma yeniyor, nasıl ayva yeniyor sormayın! K.Ç.: Elma aslında bilgi ağacını temsil eder. Elma yemekle aslında bilgi seçilmiş oluyor. Cevap: Düşmüşlük aslında beden üzerinden anlatılması gereken bir metafor durumu. Ortaçağda, erkek evin hakimidir ve evin üyelerini tanrının, İsa’nın krallığına götürmek için en uygun çobandır gibi bir anlayış var. Ancak erkek, insanları doğru yol üzerinden tanrının krallığına taşıyabilir. Bir krallıkta ya da imparatorlukta kral ya da imparator neyse, evde de erkek odur. Aynı şekilde tanrının krallığında da tanrının kendisidir. Bu üç yönetici aslında birbirlerini çağrıştırırlar ve bir şekilde de bir diğerini temsil ederler. Mesela aile içinde erkek tanrıyı temsil eder. Dolayısıyla, ‘platon’dan devam bir anlayış sahiplenilmiş olur. O da, ‘Platon’ yasalar adlı eserinde kadının doğası erkeğin doğasından daha aşağıdadır der. Kadının aklı erkeğinkinden daha aşağıda, daha eksiktir. Bu yüzden, kadınla erkek akılsal konularda konuşmamalıdırlar, tartışmamalıdırlar. Kadınların işi sadece röprodüksiyon, yeniden üretme, çocuk büyütme ve evin işlerini çekip çevirmedir. Doç. Dr. O. Faruk AKYOL
|
||||













