| Prof. Dr. Kadir ÇÜÇEN - ÖZGÜRLÜK ve SORUMLULUK; Özgür İstenç Problemi |
|
Özgür irade, kişinin eylemlerini, arzu, niyet ve amaçlarına göre kontrol altında tutabilme ve belirleme gücüdür. Kişinin belli eylem ya da eylemleri gerçekleştirmede sergilediği kararlılık; belli bir durum karşısında, gerçekleştirilecek olan eylemi, herhangi bir dış zorlama ya da zorunluluk olmaksızın, kararlaştırma ve uygulama gücü; eyleme neden olan eylemi başlatabilen yetidir. Determinizm evrenin veya olayların ya da bir bilimsel disiplinin alanına giren tüm nesne ve olayların önceden belirlenmiş olduğu, onların öyle olmalarını zorunlu kılan birtakım yasa veya güçlerin etkisiyle meydana geldiklerini ileri süren öğretiye verilen addır. Başka bir söyleyişle felsefe bağlamında, ahlâkın kapsamına giren seçimler de dahil, bütün olayların Özgür iradeyi ve insanın başka türlü davranabilme imkânını kabul etmeyen birtakım önceden var olan zorunlu nedenler zincirinin zorunlu olarak belirlediğini savunan teoridir. Buna göre insan iradesinin söz konusu zorunlu nedenler zincirine etkisi olmadığından olayların meydana gelişinde nedenlerin gücü bulunmaktadır. Böylece nedensellik ilkesi determinizmde temel İlke olarak kabul edilmektedir. Çünkü determinizme göre evrende akli bir yapı ve düzen vardır, dolayısıyla belirli nedenlerin veya durumların bilgisine sahip olunduğunda, o nedenlerin veya durumların ortaya çıkartacağı olayların bilgisini elde etmek mümkündür. Nitekim Spinoza'nın külli determinizm olarak nitelenen determinist anlayışı objektif akılcılığın ulaştığı tam ve kesin determinizm olarak nitelendirilir. 1- Mekanik determinizm; 2- Toplumsal determinizm; 3- Tarihsel determinizm
Özgürlük İnsanın istemelerini kendisinden başka bir şeyin engellememiş olması, ya da başka bir şeyce kendisinin dışında bir istemeye zorlanmamış olması. İnsanın istemesinin nedeni insanın kendisindedir, demektir. İnsan, istemelerinde özerk ise özgürdür. İstemenin kendisi engellenmişse ya da insan bir başkasınca, bilerek ya da bilmeyerek, herhangi bir istemeye zorlanmışsa, insanda istenç özgürlüğü eksik demektir. İstenç sözcüğü, istemde bulunma, buyurma, yeğleme gibi anlamlarda kullanılır. Günlük yaşantıda bu sözcüğün türlü anlamları vardır. “Bir şeyi yapıp yapmamaya karar verme gücü”; “istem, dilek”, “egemen buyruğu”, “buyurmak” anlamında yalınç olarak kullanıldığı gibi; “Tanrı isteği ve buyruğu” anlamında “Tanrısal istenç”, “insan istenci” anlamında “tikel istenç”, “ulusun karar ve yeğlemesi” anlamında “ulusal istenç” biçiminde görece olarak da kullanılmaktadır. İstenç Özgürlüğü; istencin aldığı kararların konusunun içeriğinde değil de kendi kendisinde aranmasıdır. Hiçbir dış etki olmadan insanın kendi aklı ve iradesi ile yaptığı davranışı belirlemesidir. Başka bir deyişle, birey kendi aklının ortaya koyduğu seçenekler içinden bir tanesini veya birkaç tanesini yine kendi özgür iradesiyle seçmesine özgürlük denir. Özgürlük, dışarıdan gelen bir güç olmadan, aklın ve iradenin seçimidir. Özgürlük, bir tür kendi kendini kontrol etme ve kendi başına karar verme durumudur. Ahlâkî özgürlük ise ahlâkî bir öznenin kendi koyduğu kurallara göre, kendi iradesiyle bu kurallara uyarak davranışlarını yapmasıdır. Kısaca, özgürlük, yaptığımız eylemlerin arkasında kendimizin olmasıdır. Bu açıdan ahlâkî özgürlük, zorunlu olarak özgür iradeye sahip olmayı gerektirir. Özgür iradeye sahip varlıklar, ahlâklı davranışlarda ve eylemlerde bulunabilirler. Ahlâklılık, özgürlük ve özgür irade birbirlerini kesinkes gerektiren üç özelliktir. Özgürlük, iradenin özerkliğine bağlıdır. Ahlâklı olmak ise her ikisini de zorunlu olarak gerektirmektedir. Birey özgür ise; yani özgür iradeye sahipse, seçim yapabilir. Seçim yapması, seçim yapılan nesnelere bir değer yargısı atfetmesidir. Seçim sonucu seçilen, iyi veya kötü değer yargılarını alır. Bir şeyin iyi, kötü, değerli ve değersiz olması özgür bir bireyin davranışlarında açığa çıkar ve anlamını bulur. Genel olarak, kişinin kendi kendisinin belirlemesi bireyin kendisini dış baskı etki yada zorlamalardan bağımsız olarak kendi arzu edilebilir ideallerini motiflerini ve isteklerine göre yönlendirmesi. Ahlaki öznenin kendi tercihlerine akla dayalı kararlarına iradesinin buyruklarına göre eyleyebilmesi durumu olarak özgürlük kişin var olan alternatif eylem tarzları arasında bir seçim yapabilme ve yapılan seçimin gereği yerine getirebilen gücünü onun dış koşulları psikolojik ve biyolojik yapısının belirlediği şartları aşabilmeyi başararak kendi ideallerine isteklerine ve hedeflerine uygun davranabilmesi durumunu ifade eder. Bu şekilde oldukça genel bir biçimde ve birey düzleminde ifade edilen özgürlük konusunda en temel problem özgürlüğün değerini ve vazgeçilmezliğini bir toplum içinde yaşamanın zorunlu bir koşulu gibi görünen bir sınırlama yada kısıtlamalarla bağdaştırma problemidir. Toplum içinde yaşadığımıza göre mutlak bir özgürlüğümüz her istediğimizi yapma hakkımız doğallıkla olamaz. Öyleyse özgürlüğümüzün bir kısmından feragat edilmesi gerekir. Ama özgürlüğünde her halde sahip olabileceği en değerli şey olduğu dikkate alınırsa bu miktar ya da derecenin çok fazla olmaması zorunluluğu vardır. Söz konusu sınırın nasıl çizilmesi konusunda bilinen en temel yaklaşım insan hakları düşüncesine başvurmak ve bunların her toplum düzeninde kurulması gereken temel hak ve hürriyetler olduğunu öne sürmekten meydana gelir. Buna göre söz gelimi düşünce ve ifade özgürlüğü örgütlenme hürriyeti sözleşme yapma özgürlüğü kişinin kendi bedenine ve emeğinin ürünlerine sahip olma hürriyeti hiçbir şekilde ortadan kaldırılamayacak vazgeçilemeyecek ve devredilemeyecek her toplum düzeyinde kesinlikle korunması gereken özgürlükleridir. Özgürlük problemini bu çerçeve içinde ele almanın en bildik yollarından birini ünlü toplum sözleşmesi öğretisi sağlar. Söz konusu toplum sözleşmesi anlayışı doğa durumunda insanın davranışlarına sınırlama getirecek onlar için kural koyacak bir otorite olmadığı için insanların sınırsız bir özgürlüğe sahip olduklarını öne sürer. Bununla birlikte otoritenin olmadığı doğa durumunda bile her bireyin özgürlüğü pratikte başka insanların özgürlükleri tarafından sınırlanır. Hal böyle olduğuna göre özgürlüğe getirilecek kısıtlamalar toplumun kuruluşu ve tesisi için gerekli olan toplum sözleşmesinin getirdiği sınırlamalardan oluşur. Söz gelimi doğa durumunu bir savaş durumu olarak değerlendiren Hobbes, sözleşmenin yöneticiye sınırsız bir iktidar vermesi gerektiğini savunur. Yönetilenin rızasına dayanması gereken hükümdarın, Hobbes bununla birlikte bireylerin hayat, hürriyet ve mülkiyet haklarına saygı göstermesi gerektiğini öne sürer. Daha pozitif bir insan doğası görüşü ve doğa durumu tasarımı benimseyen, insanın özgür doğduğunu, fakat sonradan her yerde zincire vurulmuş halde var olduğunu söyleyen Rousseau ise, otoriteyi ve bireyin özgürlüğüne getirilecek sınırlamaları meşrulaştıran yegâne şeyin, bireylerin iradelerini, herkesin fiilen katıldığı bir genel iradeye dönüştürecek bir sözleşme olduğunu söyler. Böyle bir sözleşme sayesinde, doğal hürriyetini yitiren birey, onu kendi kendisinin gerçek anlamda efendisi yapan sivil ve ahlaki bir özgürlüğe erişir. Buradan da anlaşılacağı üzere, toplum sözleşmesi teorisyenleri tarafından tanınan özgürlüğün veya onların davranışlarına getirilen sınırlamanın ölçüsü, büyük ölçüde doğa durumu tasarımlarına bağlı olmak durumundadır; Söz konusu doğa Halide hipotetik bir durum olduğu için, özgürlük probleminin çözümünde toplum sözleşmesi düşüncesinden yararlanmak belirli bir takım güçlüklere yol açar. Söz konusu toplum sözleşmesi yaklaşımına alternatif bir yaklaşım J.S.Mill tarafından, Hürriyet Üzerine adlı eserinde geliştirilen, özgürlüğün ancak zarar ilkesine göre sınırlandırılması gerektiği düşüncesiyle sağlanır. Buna göre bireyler başkalarına zarar vermeyen her şeyi yapmak bakımından özgürdürler; onlar başkalarına zarar Vermemek koşuluyla, diledikleri her şeyi gerçekleştirebilirler. Fakat başkalarına zarar veren eylemleri toplum tarafından haklı olarak kısıtlanır. Mill başkaca birçok özgürlük yanında, düşünce ve ifade özgürlüğüne özellikle vurgu yapmıştır. Dahası, o başkalarına hiçbir şekilde zarar vermemek koşuluyla kişinin, kendi hayatına zarar vermesi muhtemel eylemler bakımından özgür olabileceğini öne sürer. Mill’i eleştirenler her şeyden önce, onun söz konusu ayrımını savunmanın ve korumanın zorluğuna dikkat çekerler; nitekim kişinin, başkalarına değil, fakat kendisine vereceği zarar, onu söz gelimi yaralı bir yurttaş olmaktan alıkoyabilir, zira kendine verdiği zarar onun herkesçe paylaşılan tıbbi kaynaklardan faydalanma talebiyle sonuçlanabilir. Mill’e karşı çıkanlar, ikinci olarak onun yaklaşımının kısıtlamadan bağışık olma anlamında bütünüyle negatif ve bireyci bir özgürlük telakkisi olduğunu öne sürerler. Söz gelimi, Hegel gibi bazı düşünürler, bireyin yapay bir takım arzulara, keyfi eğilim ve kaprislere göre davrandıkları zaman değil de, bütün bir hayatları üzerinde mutlak ve rasyonel bir kontrole sahip oldukları zaman ancak, özgür olabildiklerini söyleyerek, alternatif bir özgürlük anlayışı geliştirmişleridir. Onlar dahası böyle bir özgürlüğün sadece topluluk hayatına, cemaatin kültürel yaşamına aktif katılımı ile mümkün olabileceğini savunurlar. Hegel politik hayatla ilgili ödevlerin bireylerin hayatlarına rasyonel bir içerik temin ettiği kanaatindedir. Bazı başkaları ise, insanların hayatlarını etkin bir biçimde ancak demokratik bir politik sisteme katılım yoluyla kontrol edebildiğini öne sürer. Bu yaklaşımın bir değer varyantı ise, özgürlüğün iktisadi boyutunu dikkate alan Marx’ta ve Marxsist gelenekte bulunur. Özgür olmak için bireylerin seçimlerine etki edip onları anlamlandıran ekonomik kaynakların kontrolünü elde tutmak gerekir.
Özgürlük Problemi Ahlâkî bir davranışın oluşma koşullarını, istemli, bilinçli ve özgür olmak olarak daha önce belirlemiştik. Özgür davranış, ahlâkî davranışın temel koşullarından bir tanesidir. Özgürlük nedir? İnsan özgün müdür? İrade özgürlüğü var mıdır? Yoksa insan doğanın bir parçası olarak doğal nedenselliğe zorunlu olarak uymakta mıdır? İnsan davranışları bir nedensellik sonucu mu vardır? Eğer insan özgürse, özgürlüğünün yapısı ve kaynağı nedir? Tüm bu sorular genel olarak felsefenin problemleri olmasının yanı sıra özel olarak da ahlâk felsefesinin problemleridir. Özgürlük nedir? Her şeyden önce özgürlük genel olarak başıboşluk veya keyfilik değildir. Çoğu sıradan insan, özgürlüğü bireysel keyfilik olarak anlar. Bireysel keyfilikten de, bedensel ve maddî istek, arzu ve zevklerin tatminini anlarlar. Eğer özgürlük bu tür bir fiziki arzuları, bedensel istekleri ve öznel çıkarları kapsayan bir davranış biçimi ise bunu en iyi hayvanlar gerçekleştirmektedir. O hâlde, hayvanlar özgür müdür, diye sormalıyız. Hiç kimse hayvanların özgür olduğunu iddia etmez. Özgürlük nedeni olmayan bir davranış mıdır? Birisi nedeni ve kaynağı olmadan, bir eylemde bulunursa, o insan özgür müdür? Sartre’ın Bulantı romanında kumsalda yürüyen bir insanın durup dururken bir insanı öldürmesi özgür bir eylem midir? Daha doğrusu nedeni olmaksızın yapılan bir özgür davranış mıdır? Hayır. Her davranışın bir nedeni olmalıdır; yoksa ahlâkî bir davranış olamaz. Sartre’ın kahramanı, elindeki taşın ıslaklığı ve nemliliğinden tiksinerek, öldürme eyleminde bulunmuştur. Kısaca özgürlük, keyfilik olmadığı gibi, nedensiz bir davranış da hiç değildir. O hâlde, özgürlük nedir? Özgürlük, kişinin kendi kendini belirlemesi, denetlemesi, yönlendirmesi ve düzenlemesidir. Kişinin hiçbir dış baskının etkisinde kalmadan veya zorlanmadan, kendi öznel arzu ve isteğiyle, bilinçli bir davranışta bulunmasıdır. Özgürlük, kişi bazında başka kişi veya kişilerin buyruğuna girmeden; toplum bazında başka toplumun boyunduruğu altında olmadan; ulus bazında, diğer bir ulusun işgali veya ekonomik ve siyasî baskısı olmadan kendi kendini yönetmesi ve kendi kendine kararlar alıp, bunları eylem bazında gerçekleştirmesidir. Bu nedenle, özgürlük, bireye ait bir özellik olabildiği gibi, toplumsal ve ulusal düzeyde de olabilir. Özgürlük tanımına baktığımızda “kişinin kendini belirlemesi” deyimini kullanmaktayız. Belirleme nasıl olur da özgürlüktür? Belirlenmiş olmak, determinizm ve nedenselliğe boyun eğmektir; fakat burada belirleyen dışsal bir güç değil, kişinin kendi bilinçli seçimidir. Bu nedenle bilinçli seçim, özgür iradenin bir etkinliğidir. Bu bizi başka bir soruna da götürür; Acaba insanın özgür iradesi diye bir yetisi var mıdır? Özgür irade nedir? Özgür irade, dinsel ahlâk kuramlarının da önemli bir problemidir. İnsanın iradesini kısmi, Tanrı’nın iradesini külli kabul eden dinlere göre, insana Tanrı neyi yapıp neyi yapmayacağını bildirmiştir; fakat onları zorunlu olarak da bunları yapmaya zorlamamıştır. Kısmı bir irade vererek, iyileri kötülerden seçmesini istemiştir. Bu yoruma göre, insanda kısmi irade sayesinde seçim yapabilme özgürlüğü vardır. Yine dinsel ahlâkta tam tersini savunan görüşler de vardır. İnsanın bir kaderi vardır. O kaderi yaşamak zorundadır. Bu nedenle insanın kısmi (cüz’î) iradesi, külli irade karşısında özgür değildir. Ahlâk felsefesi açısından özgür iradeyi ele aldığımızda, özgür irade şöyle tanımlanmaktadır. Birey belli koşul ve durum karşısında bir seçim yapar. Başka bir zaman ve mekânda, aynı koşullar ve durumlar karşısında birey, daha önceki seçiminden farklı bir seçim yapabiliyorsa, özgür iradenin var olduğunu söyleyebiliriz. Kısaca, birey, aynı olaylar karşısında farklı seçim yapma durumunda ve olanağında ise o önceden belirlenmiş değildir. Onun karar ve davranışları, kendi seçiminden; yani özgür iradesinden kaynaklanmaktadır. Doğa nedensel yasalar altında hareket etmektedir. Doğanın bir parçası olarak insan bu nedenselliğe uymak zorunda mıdır? Beden olarak uymak zorundadır. Bedeni doğar, büyür ve ölür. Fakat ahlâkî varlık olarak insan, doğanın nedensellik yasalarından bağımsız olarak hareket eder. Aklı ve bilgisi sayesinde doğaya karşı gelir ve onun nedenselliğini aşarak, kendi davranışlarını belirler. O hâlde, ahlâkî davranışın temelindeki özgürlük, doğal yasalardan bağımsız olarak insanın kendini belirlemesidir. İnsan özgür olduğu sürece ahlâklı bir varlık olabilir. İnsan ahlâkî davranışlarda bulunabileceğine göre, insan özgürdür.
Sorumluluk Ahlâk felsefesinin diğer bir kavramı sorumluluktur. Çünkü davranışlarımızdan sorumlu olduğumuz ölçüde, ahlâklı oluruz. Bir davranışta bulunduğumuzda, onun sonuçlarına katlanmayı göz önüne almalıyız. Örneğin; otobüste yaşlı ve hasta bir insana yer verebilir veya vermeyebiliriz. Verdiğimiz taktirde yaşlı insan teşekkür ederek bizi onurlandırır; yer vermediğimiz taktirde, yaşlı adamın veya otobüste bulunan bir başka kişinin ikazını göze almışızdır veya kendi vicdanımızın sesini dikkate almışızdır. Otobüste yer verdiğimizde veya vermediğimizde ortaya çıkacak iyi veya kötü sonuçların sorumluluğunu aldığımız takdirde yaptığımız davranış ahlâkî olur. Bir davranıştan sorumlu olmak için, birinci temel şart, akıl sahibi bir insanın bu davranışı kendi özgür iradesinin seçimiyle yapmasıdır. Kısaca, sorumluluk, özgür irade ile birlikte vardır. Bu nedenle, mahkemelerde delilere ceza verilmez; onların tedavisi için hastaneye yollanır. Aynı şekilde reşit olmayan insanlara da (çocuklara), cezalar ya az verilir ya da eğitilmeleri için ıslahhanelere gönderilirler. Bir ceza veya ödül gerektiren her davranış, sorumluluğu içermektedir. Suç işlenmişse ceza, iyi bir şey yapılmışsa ödül verilir. O hâlde, sorumluluğun ikinci şartı, davranışın sonucunda ödül veya ceza verileceğini önceden kabul etmektir.
Ahlaki sorumluluğun bu çerçeve içinde şu temel fikirler dayandığı söylenebilir: a- Akıllı bir insanın yerine getirmek zorunda olduğu ve yerine getirebileceği eylemler vardı b- bu eylemleri gerçekleştirmemem ve yerine getirmeme cezayı gerektirebilir. c- Buna karşı bu eylemleri yerine getirme ise, kişiyi ödüllendirebilir, onurlandırabilir yada övgüye değer biri yapabilir. Bu üç nokta ise, insanın motiflerinin davranış yada eylemlerinin nedenleri olduğu, bu motiflerin ödül ve ceza türünden şeylerle etkilenebileceği yada koşullanabileceği ve bu motiflerin koşullanması gerektiği görüşüne dayanmaktadır. 3- Daha özel olarak da, hukuka aykırı eylemlerin doğurduğu Zaraları giderme yükümlülüğü; yasa karşısında hep verebile durumunda olma.
İnsanın bir birey olarak eylemleri üzerinde yargıda bulunmasını gerçekleştiren ve eylemlerindeki iyi ve kötü değerleri anlamasını sağlayan gücüne vicdan denir. Vicdan, kişinin eylemlerini gerçekleştirme sırasında başvurduğu bir yargılama ve karar verme yeri olduğuna göre, kişinin içindeki mahkemedir. Kişinin içindeki bu mahkeme genellikle kişinin ahlâkî eylemlerde bulunması için onu her zaman uyarır. Vicdan aynı zamanda da mahkemenin yargıcıdır da. Vicdan hem bir yargıç hem de bir mahkeme olarak ne yapmamız gerektiğini bize doğrudan bir çağrı veya seslenişle bulunur. İçinizdeki sese sürekli kulak vermek veya onu dinlemek vicdandan ne anladığımıza bağlıdır. Acaba vicdan, bende benden başka biri mi? Yoksa başkasının beni bende görebileceğini hatırlatan bir iç ses mi? Her ikisinde de vicdan, sahibinden kopmaz bir bağ ile her zaman sahibini uyaran ve yargılayan olarak kendi başına tam bir varlık olmasını sağlar. Bu nedenle birçok insan hayatlarını vicdanından gelen buyruklara uyarak yaşamışlardır. Hatta bazen bu iç sese uyarak, kendi hayatlarını bile feda etmekten kaçınmamışlardır. Çoğu zaman kişiyi yanlış davranışlarda bulunmaktan kurtaran vicdan, kişiyi bazen de yanlış davranışlara yönlendirebilir mi? Vicdanı temiz olması ile vicdanı kirli olması ne demektir? Örneğin vicdanından gelen ses uğruna bir ırkı yok etme girişiminde bulunan Adolf Hitler’i ele alabiliriz. Acaba onun vicdanın sesi niçin onun doğruyu ve iyiyi görmesini engellemişti? Vicdan, iyiyi kötüden ayıran bir yargı ve iç yetisi olarak suçlu bulunabilir mi? Evet vicdan suçlu olabilir. Suçlu vicdanlar suçunu anladığı zaman vicdan azabı denilen bir duyguyu kendinde hisseder. Vicdan azabı bireysel olup, bireyin yalnızca kendisinin hissedebileceği bir suçluluk duygusudur. Vicdan azabı duyulması için birey sorumluluk sahibi olmalıdır. Sorumluluk duygusuna sahip olmayan birey, yaptığı eylemlerin sonuçlarına bakmaz. Sorumluluk, vicdanın kendimize seslenişine kulak vermekle ortaya çıkar. Bendeki beni duyan birey, yaptığı eylemden sorumlu olur ve sonuçlarından kaynaklanan iyi veya kötü duruma göre, ya temiz bir vicdana sahip olarak huzura kavuşur ya da yaptıklarından vicdan azabı duyarak pişman olur ve cezasına katlanır. Vicdan huzuru ve vicdan azabı öznel bir ruh durumu olduğundan kelimelerle tam olarak anlatılamaz. Bu ruh durumları ancak yaşanır. Vicdanın huzurluğu, bireyi mutlu yaparken, vicdan azabı da mutsuz yapar. Daha önce sorduğumuz soruya geri dönersek, huzurlu veya azap içinde olmamıza neden olan vicdan nereden ve nasıl gelmektedir? Vicdanımızın kaynağı nedir? Bu konuda temel iki görüş vardır: Birincisine göre, her insan doğuştan getirdiği bir vicdana sahiptir. Böyle bir vicdanı ya doğanın kendisi ya da Tanrı belirler. İnsan dünyaya geldiğinde diğer yeti ve güçleriyle birlikte ona verilmiş bir vicdan da vardır. Bu vicdan onun tüm yaşamı boyunca ona eşlik ederek eylemlerini belirler. Kendisine verilen bu vicdan yetisiyle iyiyi ve kötüyü ayırarak neyi yapıp neyi yapmayacağına karar verir. Diğer görüş ise birinci görüşün insanın doğuştan donatılmış vicdanı bulunduğu iddiasını reddederek, vicdanı insanın yaşamı boyunca bulunduğu, aile, toplum, kültür, din, yasalar kısacası her şeyi belirler. Bu görüş, vicdanın birey tarafından sonradan yaptığı tecrübelerle geliştirildiğini ileri sürer. Vicdanın oluşumu konusunda farklı görüşler olsa da, ortak olan vicdanın bir tür kontrol mekanizması gibi çalışıp, insanın doğru, iyi, haklı ve güzel eylemlerde bulunmasını sağladığı fikridir. Ama vicdan hangi durumlarda kendi sesini dinler? Başka şekilde sorarsak vicdanın karar vermesi için birey hangi koşullar içinde olmalıdır? Öncelikle birey akıl sahibi; yani makul düşünme yetisine sahip olmalıdır. İkinci olarak eylemlerini kendi istemleri doğrultusunda yapmalıdır. İstemleri doğrultusunda eylemde bulunabilmek ise üçüncü koşulu gerektirmektir. Birey özgür olmalıdır. Özgür olan bireyler ise içindeki sese uyarak, bir eylemde bulunabilirler. Tüm bunların sonucunda da sorumluluk duygusu vicdanımızı tamamlayan son koşuldur. O hâlde, akıl sahibi olmayan varlıklar olarak kabul edilen hayvanlar ve delilerden vicdanlarının sesini dinlemesini beklemek yanlış bir tutumdur. Vicdan, hayvanlarda ve delilerde yoktur. Vicdanlı bir birey aynı zamanda ahlâklı bireydir. Vicdanın sesi bireyin ahlâkî davranışta bulunmasını sağlar. Ahlâkî davranış, iyiyi hedefleyen bir davranış olup vicdanı oluşturan koşulların sonucunda bireyin yargılarıyla oluşan davranışlarıdır. Vicdanı temiz olan birey, ahlâkî davranışlar gerçekleştirir. Vicdanın sesine kulak vererek ahlâkî eylemde bulunmak önce bizim varlığımızı ahlâklı varlık hâline dönüştürerek, çevremize, ailemize, toplumumuza, devletimize, tüm insanlığa yararlı ve hizmet eden varlık yapar. Bir Alman filozofuna göre, vicdanın kendine seslenmesi sonucu birey kendi varlığını fark ederek, kendisinde kendi varoluşunu açığa çıkartır. Bireyin kendisine yönelmesi onun diğer bireylerden farklı olduğunu ortaya çıkartır. O hâlde, bireyselliğin kaynağı olarak vicdan bireyi o insan yapan en önemli özelliğidir. Vicdanın çağrısını duymayan insanlar ise kendi bireyselliğini değil, başkalarını takip eden veya başkalarına özenen varlıklar durumuna gelirler. Çağrının ve seslenişin işitilmesiyle varlığını fark eden birey, kendi varlık olanaklarını kararlı bir şekilde takip ederek ahlâkî bir varlık olur. Vicdanın sesini duymanın yanında bu sesi kararlılıkla uygulamak ve takip etmek gereklidir. Her ne kadar vicdan bireyin kendisiyle bir iç konuşması olsa da, aynı zamanda bireyi diğerinden ayıran en temel varolma durumudur. Vicdan ve diğeri karşılıklı etkileşim içindedirler. Ünlü psikolog Freud’a göre ise vicdan, insanın bilinç altındaki istek ve arzularını düzenleyerek bireyin toplumsal ve ahlâkî varlık olmasını sağlayan akılsal bir yetisidir. O hâlde vicdan, şahsi ve bencil istekleri önleyen bir yargı mekanizması olarak bireyin normal olmasını sağlar. Vicdan bilinç-altı ile bilinç-üstü arasındaki aşırı davranışları düzenleyen yeti olarak kendini akıl sahibi özgür varlıklarda ortaya çıkarır. Vicdanın çağrısı bireyi, ahlâkî varlık yaparak kendisindeki kendi varlığını ortaya çıkardığı gibi diyalektiksel biçimde bireyin içindeki diğer varlıklarla olan uyumunu da ortaya çıkartır. Vicdan bireysel olmasına karşın, bireyi toplumsallaştıran bir yetidir de. Bireyin toplumsal olması onun toplumun yasalarına, geleneklerine ve kültürüne uygun davranışlarıyla gerçekleşir. Vicdan ve yasalar arasında sıkı bir bağ vardır. Çünkü Aristoteles’in dediği gibi, yasaların amacının yurttaşları iyi yapmak olduğuna göre, vicdanın bireye çağrısıyla aynı konumdadır. Nasıl vicdanını dinleyen iyi birey olmaktaysa, yasalara uyan da iyi birey olmaktadır. O hâlde, yasalar ve vicdan aynı amacı paylaşmaktadırlar. Nasıl yasalar bireylerin suç işlemesine dışsal bir güç olarak engel ise vicdan da bireyin suça yönelmesini engelleyen içsel bir güçtür. Her ne kadar modern düşünürlerden Hobbes, insanı bencil olarak tanımlarsa da, insan vicdanıyla bencilliğini yenebilir veya kontrol edebilir. Yasaları yüce yapan içinde barındırdığı adalettir. Vicdanı yüce yapan ise bireyin kendi varlığının sesini dinleyerek yaptığı ahlâkî iyi davranıştır. Her toplum çeşitli şekillerde olsa da yaratan, yüce, iyi ve her şeyi bilen bir Tanrı’ya inanır. Tanrı, doğruyu yanlıştan ayırabilmesi için insana irade vermiştir. Bu iradesiyle insanoğlu özgür eylemlerde bulunabilmektedir. Özgür irade sahibi insan, iyiyi, doğruyu ve haklıyı görebilmesi için kendinde olan bir yargılama yetisine başvurur. Bu yetiye vicdan denilmektedir. Tanrı, özgür irade verdiği insana bir de vicdan vermiştir ki, yaptığı eylemin ahlâkî olup olmadığını anlasın diye. Vicdan ve özgür irade bir arada insanı ahlâkî varlık yapar. Vicdanın sesini dinleyen bireyler Tanrı korkusunu ve inancını hisseden varlıklardır. Dinî inançlar bireyi temiz vicdanlı yapmayı amaç edinirler. O hâlde, dinsel inançlar da vicdanımızı hangi yönde dinlememiz gerektiğini kutsal kitaplarda vermektedir. Sonuç olarak, akıl, irade, inançlar, gelenekler, din, kültür, yasalar, özgür irade, sorumluluk ve ahlâkî ilkeler vicdanımızın çalışmasını ve karar vermesini çeşitli derecelerde etkileyerek, bireyin vicdanını oluşturmaktadırlar.
İstenç Özgürlüğü Etik kuramların açıklamaya veya doğrulamaya çalıştıkları ahlaksal yaşama ait tüm fenomenleri, örneğin ahlâksal ilişki fenomenlerini, doğruluğu veya yanlışlığı, vicdanı, değer verilme veya değer verilmeme duygusunu, tüm önyargıları, eğilimleri, tüm pişmanlık ve suçluluk duygularını, bir an için anlamdan yoksun şeyler olarak görmek olanaklıdır. Tüm bu fenomenlerin temelinde bir inancın yattığını, bu nedenle de ahlâksal eylemlerin aslında eylemde bulunan kişinin özgür kararına bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Buna inanılırsa, eylemde bulunan kişinin, isterse başka biçimde eyleyebileceği sonucuna varılabilir. İşte, istenç özgürlüğü başlığı altında ifade edilen şey, bu inançtır. Günlük yaşama baktığımızda, hiç de doğrulanabilir görünmeyen bu görüş, ne var ki, Antikçağdan bu yana, felsefede yüzyıllar boyu tartışıla gelmiştir. Doğal olguları ayrıcalıksız belirleyen ve aynı nedenlerin hep aynı sonuçlan doğurduğunu söyleyen nedensellik yasasının etkisiyle, insanın bedensel varlığı da bu yasaya bağlı olacağından, onun verdiği tüm kararların da aslında bu yasaya bağlı olacağı, yani onun ahlâksal yaşamının da belirlenmiş olduğu sık sık söylenmiştir. Bu inanca göre, insanın tüm eylemleri tam olarak belirlenmiştir. İnsanın psikolojik tepkileri gibi, ahlâksal niyet ve tasarımlar da belirlenmiştir. Ancak bu psikolojik tepkiler ve ahlâksal Birbirlerine iyice geçmişlerdir ve çok "karmaşık" tırlar. Bu "karmaşık" durum, örneğin psikanaliz yoluyla ele alınabilir. Ahlâksal belirlenimcilik olarak adlandırılabilecek olan bu görüş, insanın belli durumlar karşısında özgürce kararlar alabileceğini ve bu kararlarının sorumluluğunu yüklenebileceğini kabul etmez. Buna karşılık, istenç özgürlüğünden yola çıkan çok sayıda kuram vardır. Bu kuramlar, belirlenimciliğe karşı pek çok kanıt geliştirmişlerdir. Örneğin bu kuramlarda insan eylemlerinde motivasyon ile belirlenim (determinasyon) arasına bir fark konulur. Bir eylemi, sadece yararına ve ahlâksal değerine inandığımız bir tasarım motive edebilir. Ama bu motif, doğa yasalarının zorunlu belirleyiciliğine sahip değildir. Çünkü burada bir "karar verme" söz konusudur ve bu karar verme olgusu, eylemde bulunan kişinin özgürlüğünün işaretidir. Ama öbür yandan, bu özgürlük başka türden bir belirlenimi de hazırlar. İnsan, doğa yasalarının belirleyiciliği dışında, eylemlerini kendi kararlarıyla tutarlı olacak şekilde düzenlemeye başlar ki, burada, bu özgürce alınmış kararlar, artık kendi eylemlerini belirleyen motifler haline gelir ve iman, yaşamını artık kendi kararlarının belirleyiciliği altında kurar. Kant, özgürlük probleminin çözümü konusundaki ünlü, ama hiç de kolay anlaşılır olmayan denemesinde, insanı hem özgür tutum takınan, hem de nedensel olarak belirlenmiş bir varlık olarak görür. Öyle ki, insan, algıları aracılığıyla kavradığı ve kendisine nedensel yasalar tarafından belirlenmiş olarak görünen bir evren içinde yaşar. Ama onun kavradığı şey fenomenlerdir, nesnenin kendisi veya kendinde Şey değildir; biz, nesnenin kendisini ve dolayısıyla kendinde şeyler dünyası olarak nouıııenon (numen) dünyasını değil, onun bizce kavranılabilir olan görünüşünü, fenomenler dünyasını bilebiliriz. Kant, fenomen ve numen arasında yaptığı bu ayırımdan kalkarak, insanın sadece kendisine ait bir başka numen dünyasını kurabileceğini, bunu da, kendi özgür istencinden yola çıkarak başarabileceğini ekler. İstenç özgürlüğünü temellendirmek konusunda tümüyle yeni bir girişim de, modern fiziğin sonuçlarının yorumlanmasından kaynaklanmaktadır. Burada, makro fizik alanında geçerli saydığımız nedensel bağıntıların mikro fizik alanında kısmen geçerli veya geçersiz olduğu söylenir. Bir başka deyişle, mikro fizik alanında nedenselliğin büyük ölçüde geçersiz kaldığı şaşırtıcı olgularla karşılaşılmaktadır. Öyle ki, elektronlar sanki "özgürce" hareket etmektedirler. Ne var ki, fiziksel süreçler ile bizim bilinç süreçlerimiz arasındaki bağıntılar bugün için öylesine az biliniyor ki, modern kuramsal fiziğin sonuçlarını bir istenç özgürlüğü iddiasını temellendirmek için kullanmak henüz erken görünüyor. Üstelik modern fiziğin sonuçlarının ne ölçüde "geçerli" olduğu konusunda, hiç olmazsa şimdilik susmak daha doğru görünüyor. Neopozitivizm adı altında toplanan bazı yaygın ve popüler felsefi yönelimlere göre, istenç özgürlüğü problemi, öbür birçok felsefe problemi gibi, bir çözüme bağlanamaz. Çünkü bu gibi problemler, büyük ölçüde, hatta tümüyle birer sahte problemden ibarettir. İstenç özgürlüğü problemi (öbür problemler gibi) dilimizin ve onun gramerinin uygunsuz bir kullanımından kaynaklanmaktadır ve bu nedenle, bu tür sahte problemlerin, yeni ve sağın bir dil eleştirisi ile ortadan kaldırılması gerekir.
KANT Kant, Pratik Usun Eleştirisi adlı eserinde ödev konusunda şöyle diyor: Ödev 1 - Maksimlerin salt yasa koyma biçiminin, tek başına bir istenci belirlemede yeterli neden olduğu varsayılarak, yalnız bu biçimde belirlenen istencin yapısını bulmak. Yasanın yalın biçimi yalnız usça tasarımlanabilir, bu yüzden de duyuların nesnesi değildir, görünüşler arasında yeri yoktur, istenci belirleme nedeni olarak yasanın biçimi doğada nedensellik yasası gereğince olayları belirleme nedenlerinin hepsinden ayrılır, çünkü bunlarda belirleyici nedenlerin de görünüşler olması gerekir. Bu genel yasa koyucu biçimden başka hiçbir belirleme nedeni istenç için yasa görevi yapmaya yapamıyorsa, böyle bir istencin görünüşlerin bağlandığı doğa yasasından, şu nedensellik yasasından, açıkçası birbirinden bağımsız olarak düşünülmelidir. Böyle bir bağımsızlığa en kesin, dahası aşkın, anlamda özgürlük denir. Öyleyse bir istenç için maksimin salt yasa koyucu biçimi tek başına yasa görevi yapıyorsa, o özgürlük bir istençtir. Ödev 2 - Bir istencin özgür olduğunu varsayıp, onu tek başına zorunlu olarak belirlemeye elverişli yasayı bulmak. Maksimin bir nesnesi olan pratik yasanın içeriği ancak deneysel verilerle sağlanabilir. Oysa özgür istenç deneysel koşullardan (duyular dünyasında bulunanlardan) bağımsızdır, buna karşın belirlenebilir olması gerekir. Özgür bir istenç yasanın içeriğinden bağımsızsa da yasada bir belirleme nedeni bulmalıdır. Yasada ise içerikten başka, yasa koyucu biçimin dışında bir nesne yoktur. Bundan dolayı; yasa koyucu biçim; maksimde bulunduğu ölçüde; istencin belirleme nedeni oluşturulabilecek bir nesnedir. Kant’ın ahlak anlayışı, onun ahlak konusunda ana yapıtı olan Pratik Aklın Kritiği deki başlıca düşünceleri daha anlaşılır bir şekilde anlatan Törelerin Metafiziğine Temel Atma üzerinde belirtmeye çalışacağız. Yapıtta başlıca üç kavram ele alınıp incelenmektedir: İyi İstenç, Kategorik İmperatif ve Özgürlük kavramları. Kant’a göre, dünyada, dünyanın dışında bile iyi istençten başka koşulsuz iyi sayılabilecek bir şey yoktur. Başka bir deyişle: Dünyada ancak tek mutlak değer vardır, o da iyi istenç ya da salt istençtir. İmdi iyi istenç ne demektir? İnsan yapısı gereği, yalnız mutluluğa yönelmiş olamayacağına göre, geriye ödevden başka bir şey kalmamaktadır. İyi istenç kavramının birinci belirtisi, eylemin salt ödevden doğmuş olmasıdır. Bu kavramın ikinci belirtisine de Kant şöyle formüller: ödevden doğan bir eylemin ahlaki değeri, kendisiyle varılmak istenen erekte değil, bu eylemin kararını verdiren maksimdedir. (Kural, ilke) Buradaki erek yerine, eylemin fenomenler dünyasında bulunan bir sonucu gözetmesi de diyebiliriz. İşte Kant’a göre, bir eylem dışarıda bulunan bir sonuç yüzünden değil, ancak kendisine dayandığı ilke(maksime), a posteriori ya da a priori olabilir; kişi istencini ya a priori bir kurala yada doğal motiflere (duygulara, itkilere, sonuçlara) göre belirleyebilir. Ama bir eylemin iyi olabilmesi için, a priori bir motife göre, yani aklın buyruğuna, ödeve göre belirlenmiş olması gerekir; dolayısıyla burada sözü geçen maksim, ödev maksimidir. Ödev de aklın buyruğu olduğundan, objektif, zorunlu ve tümel geçerlidir. Ödev ve eğilim birbirine karşıttır. Ödevde aklın sesi, dolayısıyla da insanın en yüksek değeri dile gelir. Ama insan, yalnız aklı olan bir yaratık değil, onda bir de doğal bir yön vardır, insanın içgüdüleri, eğilimleri de var. İmdi aklın sesi olan ödev ile doğal eğilimler karşılaşınca, ya çatışabilirler, yani ödevin emrettiği ile eğilim arasında bir uyum kurulmuş olabilir, her ikisi de aynı şeyi isteyebilir. Kant’a göre, ödev ile eğilimin bu uyuşmalarından doğan eyleme iyi diyemeyiz; bu, ancak bir rastlantıdır; oysa bir eylemin iyi olabilmesi için, hiç koşulsuz olarak ödevden çıkmış olması gerekir; ancak ödevin belirlemiş olduğu bir istenç iyi’dir. Çünkü insanın eyleminin iyi olması için genel geçerliliği olması gerekir. Bu da tüm insanlarda mevcut olan a priori ahlak bilgisine göredir. Tabii ki iyi istençler saçma olmaz. İyi istençler kaynağını ahlak yasalarından, yani a priori olan yasalardan alıyorlar, bu etkilerin ödevi de iyiyi ve güzeli istemek hatta gerçekleştirmektir. Kant, bütün buyrukların en yüksek bir buyrukta toplanabileceğini savunurdu. Hatta salt pratik aklın bu en yüksek yasası bütün ahlaklı eylemlerde bir ölçüt olarak geçerli olacaktır. Bu yüzden Kant çok yerde kategorik buyruk yada ahlak yasası der. Kant’ın aradığı hep bu çeşitten yasa niteliği olan şeylerdir. Nitekim Kant’a göre ödev de, yasaya karşı duyulan saygıdan doğar. Bir eylemin iyi olması a priori bir motife, yani aklın buyruğuna ödeve göre belirlenmiş olması gerekir. Yalnız Kant’a göre, bu dünyada iki türlü yasalılık vardır. Bir yanda doğa yasaları var. Bunlar, bir zor niteliği taşıyan yasalardır. Doğa olayları karşısında, şöyle yada böyle olmaları gerekirdi demenin yeri yoktur; doğa olayları öyle yada böyle olmak zorundadırlar. Onun için, onların karşısına bir takım buyruklar ile çıkamayız, onlara şöyle olman, böyle davranman gerekir gibi birtakım emirlerle yönelebiliyoruz. Bunu yapabiliyoruz, çünkü ahlak dünyasında, doğa dünyasında olduğu gibi, yalnız cansız bir zorunluluk, kör bir mekanizm yok, burası büsbütün başka türlü yasası olan dünyadır. Kant şöyle der: İnsan, kendi eylemlerinin maksimini, genel bir yasa olmasını isteyebilmelidir. Bu, genel olarak ahlak bakımından… Ölçüsüdür. Kant bu genel yasayla hayattaki bütün eylemlerin ahlaka uygun olup olmadıklarını kesin olarak açığa çıkaracak bir ölçüt vermek istemektedir. Kant bu yasayı, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi adlı yazısında daha kolay anlaşılır bir şekilde söylemiştir. Öyle hareket etki; bu hareketinde insanlığı, insan olmayı hem kendinden hem de başka insanlarda bir amaç olarak alasın, asla salt bir araç olarak kullanmayasın. Ödev ahlakından amaç; insanın kendisine yakışan bir olgunluk, İslam tasavvufunda İnsan-ı kâmil olarak davranmasını sağlamaktır. Kant, ahlak yasasını istememizin maksimini yapan sebebin, bizim içimizde bu hareketi getiren ve iten şeyin saygı duygusu olduğunu söyler. Kant’a göre saygı; özel bir duygudur. Bunun kaynağını da akılda bulmaktadır. Ayrıca, saygı, ahlak yasasının bir numaralı duygusudur. Yine Kant’a göre, ahlak yasasına duyulan saygı, ahlaklılığın sübjektif harekete getiricisi olarak görülmektedir. Saygı duyulmayı her ahlaklı insan ister. Bu genel bir istek sayılabilir. Kant’a göre saygı, insanı ahlaklı olmaya sevk eden, harekete getiren özel bir sebeptir. İnsan eylemlerini ahlaklı yapan şeyin, bu eylemlerin ödeve karşı saygıdan doğduğunu yukarıda belirttik. Fakat bununla asla herkesin insanlığa saygı duymasını, kişilerin insanlık onurunu her şeyin üstünde tutmasını isteyen bir ahlak yasasının, içsiz soyut bir yasa olduğu söylenemez. Kant şöyle der: Şeylerin fiyatı vardır; kişilerin onuru. Çünkü kişiler aklın süjesidirler. Yani sadece istekler ve eğilimler tarafından yönetilmezler. Her kişi kendi başına bir değerdir. Kant buna, her kişi bir amaçtır diyor. Salt pratik akıl, istemelerini yönetirken, yani ahlaklı istemeyi belirlerken, objektif amaçlar koyar. Bu amaç; insan olma, kendi varlık yapısının temeline ve akla dayanarak kendi kendisini yöneten bir varlık olmaktır. Doğadaki karşılıklı bağlılık ilkesi, zaman ve mekân içindeki şeyleri birbirine bağlar. Bu bizim içimizdeki ahlak yasalarından ve aklımızın varlık yapısından kaynaklanarak, yüksek bir düzen ve en yüksek bir yasa olmak istiyor. Kant, bu akıl yasasının geçer olduğu bu bütün e, bu ahlak dünyasına, amaçlar ülkesi diyor. Ahlak yasaları insana dışarıdan verilmemiştir. Onlar, insan aklının varlık yapısından gelmektedir. Ahlakın, bu buyrukları insanın kendi insanlığından, kendi dalından veya kendi içinden alır. Kant bunu çok kullandığı bir terimle açıklamaktadır: Otonomi kelimesiyle ifade eder. Bunun anlamı: Aklın yönettiği iradenin, kendi kendisini yönetmesidir. Salt pratik akıl sahibi olan insan, kategorik gerekliliğin buyruğu altına girer, istemesi Otonomi olan bir varlık olur. Ahlaklı isteme, akıl sahibi bir varlık onuruna dayanmaktadır. Bunun anlamı, onun kendi yasasını kendisi yayması, Otonomi olmasıdır. Kant, yaşlılık yapıtlarının birisinde ahlak metafiziğinde bir ödevler teorisi kurar; ödevleri amaçlar ülkesinden alır ve sınıflandırır. Yani insanı insanlara ve şeylere olan ödevi diye sınıflandırır. Kant, ahlak yasasından insanları birbirlerine bağlayan insana şekil veren bir yasa, evrenin olmayan duyular üstü bir ilkesi olarak dindarca bir saygıyla söz eder. Yine Kant, ahlak yasasını din kitaplarında olan derin bir duygu ile ele almaktadır. İnsanın ahlak yasalarının görkemine hiçbir zaman dayanamayacağını söyler. Bu yasaları insanın duyması onu yüceltir. Böylelikle Kant, ahlak felsefesini vazife ahlakına dayandırır. Ona göre üç çeşit insan davranışı vardır: —Vazifeye aykırı olanlar. (ahlaki bir değeri olmayan) —Vazifeye uygun olanlar. (tesadüfî) —Sırf vazifeden dolayı yapılanlar(ahlaki değeri var) Kant’a göre yükümlülüğün temeli, insan tabiatında veya insanın içinde bulunduğu dünya şartlarında aranmamalıdır. O, saf akıl kavramlarında a priori olarak aranmalıdır. İnsana uygulandığında, onun kendi bilgisinden hiçbir şey ödünç almayan fakat ona, akli bir varlık olarak a priori kanunlar veren saf bir ahlak felsefesi kurulmalıdır. Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesinin ilk cümlesi şöyle başlar: Dünyada iyi istemeden başka kayıtsız şartsız iyi diye isimlendirilebilecek başka bir şey tasavvur etmek imkânsızdır. Kayıtsız şartsız iyi diye isimlenebilecek yegâne şey olan iyi isteme kavramı, Kant’ın ahlak teorisinin anahtar terimlerinden birisidir. Bu kavramın izahını yaparken O, şu hususlara dikkat çeker: Servet gibi harici şeylerle zekâ gibi zihni kabiliyetlerin kötüye kullanımları her zaman mümkündür. Aynı şeyi cesaret gibi doğal karakter özellikleri için de söyleyebiliriz. Bunların kötü bir hedefe ulaşmak için kullanılması mümkün olduğundan, kayıtsız şartsız iyi olmaları imkânsızdır. Fakat iyi isteme, hiçbir halde kötü olmayıp, her zaman kayıtsız şartsız iyidir. İyi isteme tabirini açıklarken Kant, onu başka bir şeyle ilgisi içinde değil de, sadece kendinde iyi olan bir isteme kavramına dikkat çeker. Mesela, acı veren bir ameliyatın iyi olduğunu söyleriz, ama buradaki iyilik, ameliyatın bizatihi kendisiyle değil, onunla hedeflenen faydalı sonuçla ilgilidir. Oysa Kant’ın iyi isteme kavramı, kendinde yani zati kıymetinden dolayı daima iyi olan bir istemeyi ifade eder. Fakat bir isteme, ne zaman kendinden yani bizzat kendi kıymetinden dolayı iyidir? Kişi fiziki şartların yerine getirmesine mani olduğu güzel bir davranışa niyet edebilir. Bu durumda istemesi iyidir. Acaba onu iyi yapan şey nedir? Kant’a göre, ahlaki değeri olan davranışlar, ancak vazifeden dolayı yapılanlardır. Konuyu aydınlatmak üzere, kişinin hayatını sürdürmesi filmi misal olarak verir: Bir insanın hayatını sürdürmesi onun için bir vazifedir; hatta bunu herkesin, doğrudan doğruya bir eğilimi de vardır. Buna göre, sırf öyle eğilim duyduğu için hayatını idame ettiren kişinin bu davranışının ahlaki bir değeri yoktur. Ahlaki bir değer taşıyabilmesi için fiil, sırf vazifeden dolayı yani ahlaki yükümlülükten dolayı icra edilmelidir. Görülüyor ki filozofumuza göre iyi isteme, vazifeden dolayı yapılan fiillerde ortaya çıkmakta ve vazifeden dolayı yapılan bu fiiller, sırf eğilim veya arzudan dolayı yapılanlardan ayırt edilmektedir. Bu konuyu açıklarken Kant, vazifenin, ahlak kanununa saygıdan dolayı davranışta bulunma zorunluluğudur. Buradaki kanun, ahlak kanunudur. Dolayısıyla vazifeden dolayı hareket etmek, ahlak kanununa göre hareket etmek demek olur. Ahlak kanununun esas karakteri ise, evrensel olmasıdır. Buradaki evrensellik, fizik kanunlarının evrenselliği gibidir. Ancak bütün fiziki varlıklar şuursuz ve zorunlu olarak fizik kanununa uyarken sadece akıl sahibi varlıklar, kanun fikrine uygun olarak hareket edip etmeme kabiliyetine sahiptirler. Bu sebepten ahlaki değeri haiz insan davranışları, kanuna saygıdan dolayı icra edilenlerdir.
Birinci sorun şudur; eğer seçimlerimizi her hangi bir eğilime sahip olmadan tamamen tarafsız bir doğa ile yapıyor isek bu durumda seçimlerimizin bir sebebi yoktur. Eğer tercihlerimiz sebepsiz ise ve bu seçimler tamamen kendi kendine gelişmekte ise bu durumda da bu tercihlerin ahlaki bir anlamı kalmamaktadır. Eğer bir tercih bir anda yapılmış ise—bu tercihin altında yatan ne bir sebep ne de bu tercihi oluşturan geçmiş etkenler vardır—bu durumda ise bu tercih iyi ya da kötü olarak değerlendirilemez, yargılanamazlar. Tanrı, seçimlerimizi değerlendirirken bizim niyetlerimizi ve motivasyonlarımızı göz önünde bulundurur. İkinci sorun ise ahlaki değil rasyonel bir sorundur. Eğer bir tercih eyleminde önceden oluşmuş bir eğilim, arzu, istek, emel, niyet, motivasyon, amaç ya da sebep mevcut değil ise, bir seçim nasıl yapılabilinir ki? Eğer irade tamamen özgür olsaydı, bu ya da şu diye bir tercih asla yapılamazdı. Bu problemin bir benzerini Alice Harikalar Diyarında adlı kitapta, Alice’in bir yol ayrımına geldiği zaman görmekteyiz. Ne tarafa gideceği hakkında hiçbir fikri olamayan Alice bir ağaçtan kendisine sırıtan bir kedi görür ve kediye “Ne tarafa dönmeliyim?” diye sorar. Kedi, “Nereye gidiyorsun?” sorusu ile cevap verir, Alice “Bilmiyorum” deyince, sırıtkan kedinin cevabı, “Bu durumda hiç fark etmez” olur. Silahlı bir soygun olayını ele alalım. Elinde silah olan bir adam bana doğru ilerlemekte ve bana “ya paran ya canın” demekte. Bu kişi benim seçeneklerimi ikiye indirgemiştir ve eğer her şey benim kontrolümde olsaydı ona para vermeyi arzulamazdım. Bu soyguncuya para vermektense herhangi bi vakfa bağışlamayı tercih ederdim. Ancak bu dışsal baskının sonucu olarak benim bu konudaki arzum ani bir değişikliğe uğramıştır. Bu birey benim içimdeki bazı arzuları uyandırmak için güç kullanmıştır. Bu durumda ben, yaşama arzum ve para vermeme arzum arasında bir seçim yapmak durumunda kalırım. Benim tercihim bu parayı vermek yolunda olacaktır çünkü aksi halde beni öldürdükten sonra da bu parayı benden alacaktır ancak bazı kişiler bu olaya “silahlı birisine teslim olmaktansa ölürüm daha iyi, parayı da ölü vücudumdan alır” tepkisini gösterip, farklı bir seçim yapabilirler. Her iki durumda da bir seçim yapılmaktadır ve bu seçim o esnadaki en güçlü eğiliminize göre yapılmaktadır. Bir an için yaptığınız her hangi bir seçimin, o esnadaki en güçlü eğiliminiz tarafından belirlenmediğini farz edelim. Tarafsız, nötr bir özgür irade kavramı tamamen imkansızdır. Bu kavram, arzu içermeyen seçmeyi içermektedir. Bu bir bakıma sebepsiz bir sonuç elde etmek gibi bir iddiadır. Hiçbir şeyden bir şey elde etmeyi öne sürer ve bu da mantıksız ve irrasyonel bir iddiadır. Kutsal Kitap, açıkça seçimlerimizi arzularımıza göre belirlediğimizi ifade eder. Kötü bir arzu, kötü seçimleri ve kötü işleri doğurur. İyi bir arzu ise iyi işleri doğurur. İsa, kötü ağacın kötü meyveler vereceği benzetmesi ile bize bunu anlatmıştır. Bir incir ağacı, elma vermez, aynı şekilde bir elma ağacı da incir vermez. Kutsal arzular, kutsal seçimler doğurur ve kötü arzular, kötü seçimleri doğurur.
Kötülük Problemi Tanrı tarafından yaratılmış olduğu kabul edilen dünyamızda var olduğu ve Tanrı’nın var oluşuna ya da en azından temel özelliklerine zarar verdiği veya gölge düşürdüğü düşünülen kötülüklerle ilgili problem. Buna göre, içinde yaşadığımız bu dünya da kötü olan bazı şeylerin ve kötülüklerin var olduğu herhalde pek yadsınamaz. Nazilerin yapmış olduğu soykırım, Bosna’daki katliam, Irak savaşı, 11 Eylül bunu kanıtlayan örneklerdir. Bu dünyada, beşeri varlıklar çeşitli nedenlerle başka insanlara kötülük etmekte, onlara işkence yapmakta, acı vermekte hatta yaşamlarını sona erdirmektedirler. Bu bilinçli bir kötülüktür ve karşımıza ahlaki bir problem olarak ortaya çıkar. Birde doğal felaketler dediğimiz ve yine kötü diye nitelediğimiz şeyler vardır; depremler, salgın hastalıklar ve açlık da, şöyle ya da böyle insanların yaşamlarına son verebilen ve bundan dolayı kötü diye nitelenen doğal oluşumlardır. Söz konusu doğal kötülükleri doğal nedenlerle açıklamaya kalkışsak bile, bu kadar kötülüğün karşısında, insanın nasıl olup da mutlak olarak iyi olan bir Tanrı’nın var oluşuna ciddi ciddi inanabileceği yanıt bekleyen bir soru olarak kalır. Ateistler bu durumu Tanrı’nın var olmadığının bir kanıtı olarak görmüşlerdir. Zira her şeyi bilen bir Tanrı, bu dünyada bir takım kötülüklerin var olduğunu da bilir; her şeye gücü yeten bir tanrı, bu kötülüklerin ortaya çıkmasını istemez. Buna göre, her şeyi iyi bilen gücü her şeye yeten ve mutlak olarak iyi olan bir Tanrı’nın var oluşuyla bu dünyadaki kötülükler hiçbir şekilde bağdaştırılamaz. Nitekim ünlü İngiliz filozofu David Hume, bu uyuşmazlığı bu şekilde, tam bir açıklıkla ifade etmiştir: a) Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da, gücü mü yetmiyor? Öyleyse, Tanrı, her şeye gücü yeten bir varlık değil de, güçsüz bir varlıktır. b) Yoksa Tanrı’nın bu kötülükleri engellemeye gücü yetiyor da önlemek mi istemiyor? O halde, Tanrı, mutlak olarak iyi olan bir varlık değil de, kötü niyetli bir varlıktır. c) Fakat Tanrı hem güçlü ve hem de kötülüğü ortadan kaldırmak niyetinde olan yetkin bir varlık ise, nasıl oluyor da bunca kötülük var olabiliyor?
Kötülük Problemiyle İlgili çözümler Daha çok ateizm tarafından Tanrı’nın varoluşunun aleyhine bir kanıt olarak öne sürülen kötülük problemi karşında, dünyada var olan kötülüğün Tanrı’nın var oluşuna ve sıfatlarına gölge düşürmeyecek şekilde açıklanmasını amaçlayan çözümler. Bu çerçeve içinde, üç ayrı çözümden söz edilmiştir. Bu çözümlerden birincisi,1 azizlerin ve iyiliğin var oluşunu temele alır. Söz konusu çözüme göre, bu dünyada kötülüğün varoluşu, daha yüksek ve olumlu ahlaki değerlere yol açtığı için haklı kılınabilir. Kötülük, hiç kuşku yok ki, iyi bir şey değildir. Fakat kötülük, iyiliğe katkı yapan bir şey olarak görülebilir. Buna göre, yoksulluk hiç varolmasa insanların yoksullara yardım etme gibi ahlaki bakımdan iyi olan eylemleri temelsiz kalır. Bir takım yüce insanların, kendilerine adeta boş vererek, yoksulların ve güçsüzlerin yardımına koşmaları ve böylelikle yüce ve yetkin insanlar haline gelmeleri, ancak yoksulların ve güçsüzlerin varlığıyla anlam kazanır. Kötülerin ve kötülüklerin olmadığı yerde iyilerin ve iyiliklerin varoluşu hiçbir anlam ifade etmez. Evet, dünyamızda savaşlar, işkence ve toplu kıyımlar vardır ama kahramanlar ve azizler bunlardan dolayı ortaya çıkabilir. Bundan dolayı kötülüğün var oluşlu tanrının yokluğunu kanıtlayan bir argüman olmaktan çok iyiliği temellendiren ve iyiliğe katkı yapan bir şey olarak anlaşılmalıdır. İkinci çözüm denemesi ise, 2 sanatsal analoji düşüncesine dayanır. Başka bir deyişle söz konusu çözüm dünyayla sanat eseri arasında bir analoji kurar. Nasıl ki bir müzik eseri uyumlu bir bütün oluşturmakla birlikte arada daha uyumlu hala getirilen uyumsuz notalar içerirse nasıl ki güzel bir resmin kendi içinde gölgeler ve zaman zaman karanlık gölgeler bulunursa aynı şekilde dünyada içinde bir takım kötülüklere rağmen bir bütün olarak uyumlu, düzenli ve güzel iyi bir dünyadır. Bu dünyadaki kötülükler dünyanın iyiliğine ve güzelliğine gölge düşürmez. Dünyanın bütünündeki iyiliğe ve güzelliğe Katkı yapar. Alman filozofu Leibnez’in ‘dünyamızın mümkün dünyalar içindeki en iyi ve en yetkin dünya olduğu şeklindeki görüşü de bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir. Bu dünyadaki kötülükler onun en yetkin dünya olmasına zarar vermez. Zaten tümüyle yetkin ve iyi bir dünya hiçbir şekilde söz konusu olamaz. Tümüyle yetkin ve iyi bir dünya beklemek anlamlı bir şey değildir. Çünkü Tanrı’nın sonsuz iyiliğini ve yetkinliğini tekrarlaması yani kendisine eş koşması anlamına gelir. Fakat böyle bir şey söz konusu olmaz. Çünkü Tanrı mutlak olarak birdir ve sonsuzca yetkin ve iyidir. Üçüncü çözüm ise 3 özgür irade fikrini temele alır. Bu üçüncü yaklaşıma göre Tanrı insanlara özgürlük vermiştir. Yani insanlarda, onlara ne yapmaları gerektiği ile ilgili olarak tercihte bulunma imkânı veren bir irade vardır. Biz insanlar özgür bir iradeye sahip olmasaydık eğer bizim makinelerden ve robotlardan hiçbir farkımız olmayacaktı. Şu halde bizim kötü olanı seçmemiz ve yapmamız, dünyada kötünün ortaya çıkışı, insanların özgür iradeye sahip olmalarının zorunlu bir sonucudur. Aksi taktirde özgür iradeden söz edilemez. Bu yaklaşımı benimseyenler, içindeki insanların, kendilerini zaman zaman kötü olana yönelten özgür bir iradeye sahip oldukları bir dünyanın, insan eyleminin önceden belirlendiği, insanların yalnızca iyi eylemleri yapacak şekilde programlandığı bir dünyaya tercih edilmesi gerektiğini belirtirler. Gerçekten de tüm eylemlerimiz önceden belirlenmiş olsa, bizim eylemlerimizi ahlaki bakımdan iyi olan eylemler olarak niteleme imkânımız kalmaz. Çünkü ahlaki iyilik yalnızca irade özgürlüğüyle mümkündür. Kaynakça Çüçen, A. Kadir, Felsefeye Giriş. Bursa: Asa Kitabevi, 4. Baskı, 2005. Çüçen, A. Kadir, “Kötülük Problemi”, Doğu Batı Düşünce Dergisi, Doğu Batı Yayınları, Ankara sayı: 33 Yıl: 2005. ss. 113-133. http://www.hristiyan.net/temeller/index.htm
|